Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın huzurunda birlikteyiz.
Sizleri çok ama çok seviyoruz sevgili kardeşlerim. Allah’a hep hamdediyoruz, şükrediyoruz; sizler varsınız, yalnız değiliz. Allah’ın yolunda çok hızlı bir şekilde büyüyen bir toplum hüviyetine ulaştık hamdolsun. Her tarafta kardeşlerimiz konferanslar veriyor. Her tarafta başarıyla birçok yeni kardeşimiz aramıza katılıyor. Her gün yeni bir yerde bir başka konferans… Birçok kardeşimiz konferans yapar durumdalar hamdolsun. Ayrıca radyolarda, televizyonlarda (bunlar mahallî radyolar, televizyonlar) konuşmalarımız sık sık yayınlanıyor. Konferans verdiğimiz yerdeki ilk radyo konuşmalarını konferans vermeye gelen kardeşlerimiz tamamlıyorlar ama ondan sonra o mahalde bulunan kardeşlerimizden sohbet yapabilecek olanlar, özellikle radyolardaki sohbetleri gidip devam ettiriyorlar hamdolsun.
Bunun mânâsı; Allahû Tealâ tarafından her geçen gün Türkiye’nin her yerinde mahallî olarak da toplumlara ulaşmak imkânının sahibi kılındık. Bu çok geniş spektrumlu bir büyüme sevgili kardeşlerim. İşte Allah’a hamdedecek, şükredecek çok şeyimiz var gördüğünüz gibi.
İnsanlara anlattığımız dîn açısından en önemli olayın, asırlardan beri unutulan, toplumun büyük kısmı tarafından unutulan zikir olduğunu söylemek istiyoruz. Diyorlar ki: “İslâm’ın 5 şartı var: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek.” Tamam, ama bu 5 şart kimseyi cehennemden kurtarmıyor. Mutlaka 6. şartı eklemek mecburiyetindeyiz. 6. şart; zikir. Peki bir 7. şart da var mı? 7. şart da var; Allah’a mülâki olmayı dilemek.
Allahû Tealâ bütün sistemleri Kur’ân-ı Kerim’de 7’li olarak kurmuş. 7 tane gök katına mukabil 7 tane yer katı var. Allahû Tealâ bir insanın manevî tekâmülünü 7 safhaya ayırmış:
1- Allah’a ulaşmayı dilemek (3. basamak)
2- Mürşide tâbiiyet (14. basamak)
3- Ruhu Allah’a ulaştırmak (21. basamak)
4- Fizik vücudu Allah’a teslim etmek (25. basamak)
5- Nefsi Allah’a teslim etmek (26. basamak)
6- Muhlis olmak (27. basamak)
7- İradeyi de Allah’a teslim ederek, Allahû Tealâ tarafından irşada memur ve mezun kılınmak.
7 tane safha, İslâm’ın 7 safhası…
Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynına baktığımız zaman yer katmanlarının da 7 tane olduğunu görüyoruz. Yer katmanları da aynı standartlara uygun olarak, 7 katman hüviyetinde yaratılmış.
Gök katları:
1. gök katı: Açıkta yapılan secdenin bulunduğu kesim.
2. gök katı: Suvarılma havuzlarının bulunduğu kesim.
3. gök katı: 2 katlı bir köşk mescit.
4. gök katı: Beyt-ül Makdes’in aslı.
5. gök katı: Beyt-ül Haram’ın aslı.
6. gök katı: Allah’ın boyasıyla boyanma, sıbgatullah olma mahalli.
7. gök katı: Buraya kadar olan dikey yolculuğun yatay hüviyete döndüğü ve 7 ayrı âlemden oluşan bir statü.
1. âlem: Kader hücreleri
2. âlem: Ümmülkitap
3. âlem: Kudret denizi
4. âlem: Makam-ı Mahmud
5. âlem: Divan-ı Salihîn
6. âlem: Zikir hücreleri
7. âlem: Yolun sonu; Sidretül Münteha’ya ulaşıp dikey bir yolculukla Allahû Tealâ’ya ulaşmak. Sidretül Münteha ve Allah’ın Zat’ının bulunduğu âlem.
Öyleyse bu 7 rakamı her tarafı kuşatmış vaziyette.
İşte böyle bir muhteva içerisinde, zikirle alâkalı olan statüye baktığımız zaman 7 ayrı yerde zikrin yapılması lâzımgeldiğini görüyoruz. Aşağıdan yukarıya doğru:
1- Fenâ makamı
2- Beka makamı
3- Zühd makamı
4- Muhsinler makamı
5- Ulûl’elbab makamı
6- İhlâs makamı
7- Salâh makamı
7 tane makam, insan vücudunda da var ve adları şöyle:
1- Kalp
2- Ruh
3- Sır
4- Hafi
5- Ahva
6- Letaif-i nefs
7- Letaif-i ruh
7’li sistem bütün boyutlarda yerini almış.
İşte konumuz zikir ve zikir için de vücudumuzda 7 tane ayrı merkez var:
1- Sol göğsün altı. Burası zikrin başlangıç noktasıdır, 1. gök katını ifade eder.
2- Sağ göğsün altı, 2. gök katını ifade eder. Zikrin de 2. boyutudur.
3- Sol göğsün üstü, 3. gök katını ifade eder.
4- Sağ göğsün üstü. 4. gök katını ifade eder.
5- Köprücük kemiklerinin birleştiği yer. Burası 5. gök katını ifade eder.
6- İki kaşın orta noktası, 6. gök katını ifade eder.
7- Saçlarla alnın birleştiği yer, 7. gök katını ifade eder.
Kâinat tam bir insan vücudu şeklinde dizayn edilmiştir. Allah, insanı da Kendi suretinde yaratmıştır. Öyleyse insan vücudu, Allah’ın dizayn ettiği bu kâinattaki en üst seviye yaratıktır. Ne demek istiyoruz? Allah’a insandan daha yakın bir yaratık olması mümkün değil. Neden değil? Çünkü Allahû Tealâ insana ruh üfürmüş. İnsanın ruhu var. Allahû Tealâ her doğan insana ruhundan üfürdüğünü söylüyor:
-32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
Allahû Tealâ: “Ve biz O’nun (insanın) içine ruhumuzdan üfürdük.” diyor.
Allah’ın ruhu ve bize üfürülüyor. İşte ölmek, ruhun bizden ayrılmasını da otomatik olarak intaç eder, sonuçlandırır. Çünkü ölen bir insan için ruh, onun içinde bulunan bir varlıktır. Ama kişi ölmüşse ruh için bir sığınak olamaz. Tıpkı onun gibi bir ölü, nefs için de bir sığınak olamaz. Oysaki ruh, fizik vücut ve nefs bir üçlüdür ki; bu üçlü bir bütünü oluşturur. Ruh, fizik vücut ve nefs; 3 ayrı hüviyette, 3 ayrı varlıktır.
Nefs, muhtevasında başlangıçta baştan aşağı afetler olan bir sistemdir. Allah’ın istediği şey de bu afetlerin %100’ünden kurtulmamızdır. Allahû Tealâ onu istiyor; afetlerin hepsinden kurtulmamız, afetlerin yerine fazılları yerleştirmemiz.
Öfke, kin, kıskançlık, haset, isyan, iptilâlar vs. afetlerimizdir ve bize sadece mutsuzluk verirler. Allahû Tealâ bunların yerine ruhun hasletlerinin gelmesini istiyor. Sevgi, hoşgörü, öfkenin yerine sükûnet, nefretin yerine sevgi… Bütün negatif faktörlerin karşılığında pozitif faktörlerin yer alması… Allahû Tealâ ruhumuzu Kendisine istediği için, nefsimizin kalbine zikir yoluyla bunların gelmesi söz konusudur.
İşte mürşidine tâbî olduğu noktadan itibaren kişi zikir yaparsa ne olur? Mürşide tâbiiyetten evvel yapılacak olan zikir, bir kişinin nefsinin kalbine sadece %2’lik bir rahmet nuru taşıyabilir. Başka bir şeyin gelip yerleşmesi mümkün değildir. O kişi bütün ömrünü zikirle geçirse daha ötesi olmaz. Zaten zikirden de zevk almaz kişi. Bunu yapamaz da. Ama eğer Allah’a ulaşmayı başlangıçta bu kişi dilemişse, arkasından da Allahû Tealâ onu mutlaka mürşidine ulaştıracaktır.
Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişide Allahû Tealâ, tâbiiyet ihtiyacı oluşturur ve kişi hacet namazını kılarak Allah’tan mürşidini sorar. Bunu sormak, o kişi için bir ihtiyaç olur. O kişinin gönlünden, Allahû Tealâ mürşide ulaşma talebinin o kişiye tesirini sağlar. Bu talebi kalbine koyar ve kişi hacet namazını kılar, mürşidini Allahû Tealâ’dan sorar. Gider, mürşidine ulaşır. Bu, o kişi için vazgeçilmez bir taleptir. Kim Allah’a ulaşmayı dilemişse, Allahû Tealâ mutlaka o kişide mürşid sevgisi oluşturur. O kişi iç dünyasından gelen bir taleple mutlaka Allahû Tealâ’dan mürşidini talep eder.
Gece saat 12:00’den sonra (yaz saatiyle 01:00’den sonra) hacet namazını kılan kişi.
Hacet namazını biliyorsunuz:
1. rekâtta: Fâtihâ’dan sonra 3 tane Âyetel Kursî okunur.
2. rekâtta: Fâtihâ, İhlâs, Felâk, Nâs.
Ara verme, teşehhüd miktarı.
3. rekâtta: Fâtihâ, İhlâs, Felâk, Nâs.
4. rekâtta: Fâtihâ, İhlâs, Felâk, Nâs.
Kişi Allahû Tealâ’dan mürşidini sorar.
Tâbiiyetten sonra zikir, o kişi için bir değer ifade eder. Ondan evvel yapılan zikir, o kişinin nefsinin kalbine %2 rahmetin ötesinde hiçbir şeyi getiremez. Ama tâbiiyetle birlikte çok önemli bir unsur oluşur; kişinin kalbinin içine Allah îmân kelimesini yazar:
-58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hızbullâh(hızbullâhi), e lâ inne hızballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
Allahû Tealâ: “Onların kalplerinin içine îmânı yazarız ve başlarının üzerine katımızdan ruh göndeririz.” diyor.
İşte bu gelen ruh, devrin imamının ruhudur. Kimin başının üzerine gelip yerleşirse, Allahû Tealâ’nın söylediği o olay cereyan eder.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Allahû Tealâ diyor ki:
-26/ŞUARÂ-215: Vahfıd cenâhake li menittebeake minel mu’minîn(mu’minîne).
Ve mü’minlerden, sana tâbî olan kimselere kanatlarını ger.
“Onların üzerine kanatlarını ger.” İşte bu kanatların gerilmesi, belden ön tarafı kişinin başının üzerinde öne doğru uzanan, belden geri kalan kesimi de arkaya doğru uzanan bir nevi kanat hüviyeti.
Devrin imamının ruhu gelir, kişinin başının üzerine yerleşir. O kişinin mürşidi kim olursa olsun bu hiç değişmez. Eğer gerçek bir mürşid ise tâbiiyet anında mutlaka devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine gelir ve yerleşir.
Yeter mi? Hayır, yetmez. 2. bir olay daha var. Gene Mucâdele Suresinin 22. âyeti gereğince kalbinin içine Allah îmânı yazar. Neden yazar? Çünkü îmân kelimesi bir cazibe merkezidir, çekim alanıdır. Neyin çekim alanıdır? Zikir yaptığınız zaman Allah’ın katından, önce rahmet nuru, o bitince ondan sonra fazl nuru gelir. Salâvât nurları sadece rahmet ve fazl nurlarının taşıyıcılarıdır. Salâvâtın bunun dışında bir muhtevası, bir fonksiyonel durumu yoktur. Önce gelen %2 rahmet nurunun yerleşmesinden sonra, kişi mürşidine tâbî olmadıkça yeni bir nur kalbe giremez. Tâbî olursa zikir yaptığı zaman fazl nuru kalbe girmeye başlayacaktır. Fazl nurunun özelliği, nefsimizin kalbine Allah’ın yazdığı îmân kelimesinin zıttı olan manyetik alana sahip olmasıdır.
Önemli mi? Son derece önemli. Çünkü kalbe giren fazıllar, îmân kelimesinin çekim gücüne kapılarak nefsin kalbini fazl nurlarıyla doldurmaya başlar. İşte bu, kalbin nurlanmasıdır ve bunun zikirden başka bir anahtarı yoktur.
Zikir neden önemlidir? Zikir, manevî tekâmülümüzün mimarıdır. Manevî tekâmülümüz, nefsimizin kalbinin afetlerden kurtularak %2 rahmetin ötesinde %98 fazılla dolması halidir. Bu dolma işlemi ancak bu standartlarda gerçekleşir.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrediyoruz ki; Allahû Tealâ bu ilmi bize öğretti.
Nefsinizin kalbine giren nurlardan başlangıçta rahmet nuru da gelir ama ondan sonra salâvât nuru taşıyıcı unsur olarak devreye girer ve nefsin kalbine fazılları taşımaya başlar. Salâvât, fazlı getirir. Fazıllar nefsin kalbine ulaşır ve karşılıklı çekim gücüne, zıt manyetik alanlara sahip oldukları için îmân kelimesinin etrafında gelen fazıllar toplanmaya, kümelenmeye başlarlar ve nefsin kalbi nur dolmaya başlar.
İlk %7’lik nur tamamlandığı zaman kişi Nefs-i Emmare’dedir.
Hz. Yusuf diyor ki:
-12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).
“Yarabbi, ben nefsimi beraat ettiremem. Çünkü nefs kötü olanı, sui olanı emreder. Ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç.” diyor.
Allah’ın Rahîm esmasıyla tecellisi, nefsimizin kalbine %2 rahmet nurunu ulaştırıyor. Bu açış kapısıdır, anahtardır. Ondan sonra gelen nurlardan artık rahmet nurları nefsimizin kalbine giremez ve yerleşemez. Nefsimizin kalbine giren fazl nurlarıdır ve ilk %7 fazl tamamlandığı zaman, mürşidimize tâbî olduğumuz zaman vücudumuzdan ayrılıp ana dergâha ulaşan ruhumuz, buna paralel bir seyirle, ne zaman nefsimizin kalbinde %7 nur birikimi tamamlanmışsa, 1. kata kadar çıkabilen, artık safta kalmayıp seyr-i sülûk sırasına dahil olan bir ruh hüviyetine girer ve zemin kattan 1. kata kadar çıkmaya başlar. O, 1. katta kalacaktır. Ötekiler yukarıdaki katlara çıkacaklardır. İşte bu Nefs-i Emmare adını alır.
2. defa %7 nur birikimi Nefs-i Levvame’dir.
-75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeh(levvâmeti).
Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.
Allahû Tealâ: “O levvame nefse, levm eden, kınayan nefse yemin olsun ki.” diyor. Kasem olsun ki; yemin olsun ki demektir.
1. gök katında açıkta yapılan bir secde vardır. 1. kata kadar çıkabilenler, ötekiler çıktıkları zaman sadece beklerler, insinler de beraber inelim diye. Şimdi bu 1. kata kadar çıkabilenler artık 2. kata kadar çıkmaya başlamıştır.
2. katta suvarılma havuzları söz konusudur. Oradaki suvarılma havuzlarında, kişinin ruhu oraya ulaşır ve suvarılma havuzlarında suvarılır. 2. defa %7 nur birikimi bunu sağlar.
3. defa kişi %7’lik nur birikimini kalbine koyduğu zaman bu kişi Nefs-i Mülhime’ye ulaşır. Allahû Tealâ tarafından ara sıra ilham almaya başlar.
-91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.
-91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.
Allahû Tealâ: “O nefse takvası ve fücuru ilham edilir. Kim nefsini tezkiye ederse o felâha erer.” diyor.
Öyleyse gelen nurla kişinin nefsini tezkiye etmesi arasında kesin bir illiyet rabıtası var. Burada kişinin nefsinin kalbinde 3. defa %7 fazl birikimi gerçekleşir. Burası Mülhime kademesidir, Allahû Tealâ’dan kişinin ilham almaya başladığı kademedir. “Kim nefsini tezkiye ederse o, felâha erer.” diyor. Kişi daha tezkiye etmemiştir, 3. safhadadır. Emmare, Levvame, Mülhime… Burası, ilham alma safhasıdır.
Ruh, nefsinin kalbinde 3. defa %7 nur birikimi üzerine 3. kata kadar yükselmeye başlar. Kişi devamlı zikrini arttırıyor.
Artan zikirle nefsin kalbindeki nurlar 4. defa %7 olarak %28’e yükselecektir. Başlangıçta gelen %2 rahmeti devre dışı bıraktık, onu saymıyoruz. Her seferinde %7’lik bir hareketle 7, 14, 21 ve 4. kademede %28’lik bir sonuç elde edilir. Burası yeni bir safhayı ifade eder. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!
-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
-89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.
-89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.
Allahû Tealâ: “Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan.” diyor.
Evvelâ “İrciî ilâ rabbiki” diye ruha hitap var: “Ey ruh, sen de Rabbine geri dön.” Sonra da fizik vücuda hitap var: “O zaman kullarımın arasına gir ve cennetime gir.”
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?
Allahû Tealâ: “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur.” buyuruyor.
O zaman kalplerin mutmain olduğu bir nokta söz konusu. Mutmainne; doyuma ulaşmak demek. Burası 4. gök katını ifade ediyor.
Sonra Radiye makamı geliyor. Allahû Tealâ “Râdıyeten” diyor: “Allah’tan razı olarak…” Sonra “mardıyyeh(mardıyyeten)” diyor ve “Allah’ın da rızasını kazanarak...”
Radiye; bizim Allah’tan razı olmamızdır. Mardiyye; bunun üzerine Allah’ın da bizden razı olmasıdır. Ruhumuz birincisinde 5. gök katındadır, ikincisinde, Mardiyye’de 6. gök katındadır.
Nefsimizin kalbine bir %7 daha nur birikimini gerçekleştirebilirsek %49 eder. %42, 7 daha %49 eder. 2 de başlangıçtaki %2 rahmet birikimi vardı; %51 eder. Bunun mânâsı, nefsimizin kalbindeki nurlar yarıyı aşmış olur.
Burası 7. gök katına çıkan, 7 tane âlemi yatay olarak geçen ruhumuzun, zikir hücrelerinde zikrini tamamladıktan sonra Allah’ın Zat’ına ulaştığı noktadır. Burada vuslat söz konusudur. Allah’a vasıl olmak, vuslat adını alır.
İşte zikrimiz adım adım yükselmiş ve ruhumuzu Allah’a ulaştıracak olan bir seviyeye ulaşmışız. Buradaki zikir, ortalama bir muhteva içerisinde günde yaklaşık olarak 3 saatlik bir zikirdir. 3 saatlik bir zikre ulaşan herkes için ruhunu Allah’a ulaştırmak söz konusudur. Bazıları bunu 4 saatte gerçekleştirebilirler, bazıları 3 saatte gerçekleştirebilirler. Allahû Tealâ herkese göre değişik bir sıra takip ediyor ama daha ötesi yok. 5 saatlik bir zikir daha ötelere ulaşmak için yeni bir adım atmak demektir. Ama 3-4 saatlik bir zikirle ruhun Allah’a ulaşması gerçekleşir. Normal standartlarda bu, 3 saatlik görüntü ifade eder.
Ruhumuz Allah’a ulaştı. Zikrimiz adım adım arttı. Ama artan zikir, arta arta netice itibariyle 3 saatlik bir zikir oldu. Zikrin muhtevası bundan sonra çok büyük bir artış göstermek mecburiyetindedir. Fizik vücudunuzu Allah’a teslim edebilmeniz için zikrinizi 18 saate ulaştırmak mecburiyetindesiniz. Böyle bir olay, 3 saatlik bir zikri 6 kat arttırmak demektir. Bunun için fizik vücudun teslimine Allahû Tealâ “dik yokuş” diyor. Zikirle 1. derecede alâkalı bir konu. Zikrin 6 kat artması lâzım. Ancak bunu başarabilen bir insan, fizik vücudunu Allah’a teslim eder. Fizik vücudunu Allah’a teslim eden bir kişi için, daimî zikre ulaşmak artık çok güç bir işlem değildir.
Öyleyse daimî zikre ulaşan kişinin hüviyeti nedir? Daimî zikre ulaşan kişi yepyeni ufukların sahibidir. Mutlaka kalp gözü açılır. Mutlaka kalp kulağı açılır. Burası ulûl’elbab makamıdır. O kişi Allah ile tezekkür imkânının sahibidir.
Öyleyse ulûl’elbab makamındaki muhtevaya baktığımız zaman, bu kişinin zikri, daimî zikir olmuştur. Daimî zikre ulaşan kişinin özelliklerinden bahsedelim:
1- Daimî zikrin sahibi olmak.
2- Daimî zikrin sahibi olduğu için nefsinin kalbinin %100 nurlarla dolması.
3- Aynı zamanda bu kişi Allahû Tealâ’nın gösterdiklerini görür. Kalp gözü açılmıştır.
4- Allah’ın söylediklerini işitir, kalp kulağı açılmıştır.
5- Kalp kulağı açıksa Allah’ın söylediklerini işitiyorsa Allah ile karşılıklı konuşma imkânının sahibi olmuştur, ehli tezekkür olmuştur, karşılıklı müzakere etmek imkânının sahibidir.
6- Daimî zikrin sahibi olduğu için devamlı derecat kazanmaktadır. Derecat kazanmak hayırdır. Ehli hayır olmuştur.
7- Aynı zamanda ehli hüküm ve ehli hikmet olmuştur. Kur’ân’ın âyetlerine baktığı zaman, o âyetlerdeki hikmeti bir bakışta anlar. Âyetlerin manevî sırrını, kelimelerin arkasında ne sakladığını bir bakışta anlar. Hangi âyete baksa, onun arkasındaki hikmeti bir anda görür. Onun için ehli hikmettir. Âyetin gerçek anlamda yorumunu, Allah’tan sorduğu için her zaman yapabilir. Diğer taraftan bir mahkemede veya bir hakem kurulunda görev aldığı zaman, Allah’tan sorarak karar verdiği için mutlaka adaletle hükmeder.
Burası ulûl’elbab makamının muhtevasını içeriyor. Ama olay burada bitmez. Kişi bir gün Tövbe-i Nasuh’a davet edilecektir ve zikri gene daimî zikirdir. Bu kişi muhlis olacaktır. Kim Tövbe-i Nasuh’a davet edilir de Tövbe-i Nasuh’unu gerçekleştirebilirse o kişi muhlistir.
Bunun bir adım ötesine geçtiğimiz zaman şunu görüyoruz. Bütün muhlisler, Allahû Tealâ tarafından mutlaka yeni bir hedefe götürülür. Bütün muhlisler için geçerli olan şey, onların Allahû Tealâ tarafından yeni dizaynlarının oluşmasıdır. Allahû Tealâ onların başlarının üzerine yeni bir nur daha verecektir. Onlar bu yeni nurla nurlanacaklardır. Allah onların günahlarını bir defa daha örtecek, bir defa daha sevaba çevirecektir. Başlangıçta yaptığı gibi, mürşidine tâbî olduğu anda yaptığı gibi, bir defa daha Allah onların günahlarını örtecek, bir defa daha sevaba çevirecektir.
Bu muhtevadan sonra onların yeni bir dizayn almaları söz konusudur. Başlarının üzerine salâh nuru verilecektir ve Allahû Tealâ tarafından iradeleri teslim alınacaktır. Bu işlemler tamamlanınca, Allahû Tealâ o kişinin zikrinin artık tesbihe dönüşmesi zamanının geldiğini buyuruyor. Bu zikrin tesbihe dönüşmesi, Allahû Tealâ’nın indinde salâh makamının muhtevasını ifade eder.
Küllî irade, ihlâs makamının bu noktasında herkes için geçerlidir. Ama devrin imamları için İlâhi İrade devreye girer. Bu noktadaki kişinin iradesini ya küllî irade devralır; bunlar resûl veya nebî olmayan bütün evliya için geçerlidir. Ama resûl ve nebîler için başka bir hüviyet söz konusudur. Onlar İlâhi İrade tarafından kontrol altına alınırlar. İlâhi İrade onların iradelerini teslim alır. Onlar, her 2 grup da yani ister resûl ve nebî olsun, isterse irşad makamına ulaşan resûl ve nebî olmayan velîler olsun, hepsi irşad makamının sahibidir.
İrşad makamının en üst sahibi peygamberlerdir yani nebîlerdir. Ondan sonra peygamber olmayan yani nebî olmayan resûller, velî resûller gelir. Daha aşağısı velîlerdir. İşte bu son saydıklarımızın hepsi daimî zikir ve daha sonra küllî zikir sahibi olanlardır.
Görüyorsunuz ki; zikir müessesesi bir insanı sıfırdan alıyor, en üstün mertebelere kadar çıkartıyor. Allahû Tealâ bunların hepsine, iradelerini Allah’a teslim ettikleri zaman “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle irşad makamının sahibi olduklarını kesin olarak tebliğ eder ve onlar Allah’ın tayin ettiği mürşidlerdir.
İnsanlar vardır “Biz mürşidiz” diye ortaya çıkarlar. Allahû Tealâ tarafından tayin edilmemişlerdir. Önemli olan, Allah tarafından daimî zikre ve tesbihe ulaştıktan sonra irşad makamını bihakkın hak edenlerin durumudur. Onlar Allah’ın gerçek mürşidleridir, Allah’ın tasarrufu altındadırlar.
Allahû Tealâ’nın hepinizi en üst seviyelere ulaştırmasını, Allah’ın irşad makamına sahip kıldıklarından kılmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.
Günün Ayeti
Bakara, - 3


