Allahû Tealâ bütün nebîlere, bütün peygamberlere kitap vermiştir. Bu konuda şöyle buyuruyor
-3/ÂLİ İMRÂN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu), kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Ve Allah, nebilerden, "Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, ona mutlaka îmân edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz" diye misak aldığı zaman, "İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?" diye buyurdu. (Onlar da): "İkrar ettik (kabul ettik)" dediler. (Allahû Teâlâ): "Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim." buyurdu.
Peygamberler Kur’ân-ı Kerim’de nebî adıyla geçer. Yalnız nebîler peygamberdir. Peygamber Farsça bir kelimedir, nebî Arapça bir kelimedir. Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ kime nebî olarak hitap etmişse, kimi nebî olarak vasıflandırmışsa, o mutlaka peygamberdir. Farsça’daki peygamber kelimesinin karşılığı Arapça’da nebîdir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) nebîlerin sonuncusudur. Al-i İmran Suresinin 81. âyet-i kerimesi insanlar tarafından hep karıştırılır. Onlar, “Bu âyette, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in geleceği bildiriliyor.” derler. Halbuki Allahû Tealâ diyor ki:
-33/AHZÂB-7: Ve iz ehaznâ minen nebîyyîne mîsâkahum ve minke ve min nûhın ve ibrâhîme ve mûsâ ve îsebni meryeme ve ehaznâ minhum mîsâkan galîzâ(galîzan).
O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrâhîm’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık.
Son nebî, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’dir. Buradan anlaşılıyor ki; bütün nebîlerle birlikte O da bu toplantıya iştirak etmiştir. Kendisinden sonra gelecek resûle yardım edeceğine ve îmân edeceğine dair Allahû Tealâ’ya misak vermiştir. Bütün nebîlerden sonra gelecek olan bir resûl söz konusudur. İşte Allahû Tealâ’nın dizaynı budur. Allah, bütün nebîlerine kitap vermiştir. Allahû Tealâ’nın bütün peygamberlere kitap vermekten muradı; kâinatın tek dînini, onların zamanlarında bir defa daha indirmektir, bir defa daha öğretmektir.
İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’dir. Hz. Âdem zamanında insanların bizim gibi standartlara sahip olduğunu görüyoruz. Allahû Tealâ Hz. Âdem’e ve etrafındaki kişilere çok şeyler öğretmiştir. Dînin tamamını öğretmiştir, yaşatmıştır. Böylelikle üst seviye takva sahiplerinin bulunduğu kesindir.
İrşada tayin edilmiş olan takva sahiplerinden biri, Hz. Âdem’in katledilen oğludur. Onun takva sahibi olduğu kesinleşmektedir. İki kardeşten biri çoban, diğeri çiftçidir. Çiftçi olan da, çoban olan da Allah’a sunacaklarını sunarlar. Hâbil yani çoban olan bir kurban keser. Çiftçi olan Kâbil de kendisine ait mahsulden verir ama onunki kabul edilmez sadece kurban kabul edilir. Bunun üzerine Kâbil, Hâbil’i öldürür. Hâbil’in sözlerine dikkatle bakın: “Sen silahını çekip, beni öldürmeye kalkıyorsun ya ben sana silah çekmem. Ben sana dokunacak değilim. Sen beni öldürmek istiyorsan bunu yapabilirsin ama şunu bilmeni istiyorum ki; Allah sadece takva sahiplerinin kurbanını, hediyesini kabul eder.”
Bu takva sahipleri müessesesine dikkat edin. Burada bir öldürme olayı var. Kâbil kardeşini öldürecek. Fakat kardeşi onunla savaşmıyor. Biliyor ki ölüm kendisi için Allahû Tealâ tarafından kararlaştırılmış bir vetiredir ve o, kardeşine şu veya bu şekilde silah çekmeyecektir. Kâbil onu öldürebilir. Bu onun problemidir. Ancak Hâbil, hiçbir şekilde kendisini koruma adı altında da ona saldırmayacaktır. Ölüme giden bir statü içerisinde, karşı koymayan birisinin bihakkın takva seviyesine ulaştığı kesindir.
Hz. Âdem zamanında da bu dîn vardı. Sadece bir tek dîn vardı. Ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmeyi anlatan bir dîn. O, iradesini Allah’a teslim ettiğini bu sözleriyle kesin olarak anlatır: “Sen beni öldürebilirsin ama ben sana silah çekmem. Ben serbest iradenin sahibi değilim.” diyor. Görüyoruz ki; Âdem (A.S) zamanındaki dîn, insanları iradenin teslimine ulaştırıyor. Böyle bir noktadan itibaren, ilk peygamber ve ilk insan olan Hz. Âdem’den bu tarafa geçen statü içerisinde, çok sayıda peygamber geçmiştir. Bir kısmının ismi Kur’ân-ı Kerim’de var, bir kısmının yok. Belki de Allahû Tealâ hepsini koydu.
Nebîlerle resûlleri birbirine karıştırmamamız lâzım. Her kavimde bütün devirlerde resûl mutlaka var olmuştur. Hiçbir kavim hiçbir devirde resûlsüz kalmamıştır. Allahû Tealâ resûlleri ard arda, devamlı gönderdiğini söylüyor.
Bu muhteva içersinde resûllerin bütün kavimlerde devamlı olarak bulunduğunu görüyoruz ama nebîler devamlı olarak var olmazlar. Böyle bir dizaynda Allahû Tealâ’nın ortaya koyduğu müessese çok açıktır. Resûller bütün kavimlerde, hiç aralık vermeksizin, ara olmaksızın ard arda vazifelidirler. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyuruyor:
-23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.
Allahû Tealâ burada bütün kavimlere kesintisiz olarak resûl gönderdiğini bildiriyor. Resûller devam eder ama nebîlerin arasında fetret devirleri vardır. Hz. Musa, Hz. İbrâhîm’den birkaç yüz sene sonra gelmiştir. Hz. Davut, Hz. Musa’dan birkaç yüz sene sonra gelmiştir. Ardından Hz. İsa, O’ndan 600 yıl Peygamber Efendimiz (S.A.V) gelmiştir. 1400 yıldır dünya üzerinde artık nebî peygamber yoktur. Kıyâmete kadar da hiç olmayacaktır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) nebîlerin, peygamberlerin sonuncusudur.
-33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.
Buradaki muhtevaya dikkatle bakıyoruz. Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde bütün nebîler, peygamberler gelmiş geçmiştir. Allahû Tealâ Al-i İmran Suresinin 81. âyet-i kerimesinde bütün nebîlere kitap verdiğini belirtiyor. Acaba o kitapları niçin veriyor? O kitapların hepsi, o devirde yaşayan bütün insanlara aynı dîni, tek dîni anlatmıştır. Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan yani ruhu Allah’a ulaştırmayı dilemekten başlayan dîni anlatmıştır.
Allah’a ulaşmayı dilemek 1. safhadır.
Mürşide ulaşarak tâbiiyeti ihtiva eden 2. safhadır.
Ruhun Allah’a teslim edilmesini emreden 3. safhadır.
Fizik vücudun Allah’a teslimini emreden 4. safhadır.
Nefsin Allah’a teslimini emreden 5. safhadır.
İrşada ulaşmasını emreden 6. safhadır.
İradeyi Allah’a teslim eden de 7. safhadır.
Bu mukaddes kitaplar 7 safhayı anlatır. Peygamberlere indirilen bütün kitaplar aslında tek bir dînin temsilcileri olarak indirilmiştir. Ancak iblis hiçbir devirde boş durmamıştır. Bir peygamber hayattayken, ona indirilen kitaba tâbî olanlar, o öldükten sonra adım adım değişen bir dîn tatbikatıyla karşı karşıya kalmışlardır. Çünkü artık nebî, o Kitab’ın sahibi ölmüştür. Geçen asırlar boyunca insanların çoğu bütün kavimlerde Kitab’ın muhtevasına riayet eden resûlleri dikkate almamışlardır. Çok az kişi her kavimdeki resûlün etrafında toplanır. Onlar kâinatın tek dînini yaşarlar ama insanların geri kalanı, %90’ından fazlası Allah’ın tek dînini yaşamıyorlar.
İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in tebliğ yaptığı devrelerde, Kur’ân-ı Kerim’den yeni âyetler indikçe, hristiyanların ve yahudilerin içinde de bir kısım insanlar, bu âyetlerden büyük sevinç ve mutluluk duymuşlardır ve onlarla ferahlanmışlardır.
-19/MERYEM-58: Ulâikellezîne en’amallâhu aleyhim minen nebiyyîne min zurriyyeti âdeme ve mimmen hamelnâ mea nûhin ve min zurriyyeti ibrâhîme ve isrâîle ve mimmen hedeynâ vectebeynâ, izâ tutlâ aleyhim âyâtur rahmâni harrû succeden ve bukiyyâ(bukiyyen). (SECDE ÂYETİ)
İşte onlar, Allah’ın kendilerine ni’met verdiği nebîlerdendir. Âdem (A.S)’ın zürriyyetinden (neslinden) ve Nuh (A.S)’la beraber taşıdıklarımızdan ve İbrâhîm (A.S) ve İsrail (A.S)’ın zürriyyetinden ve Bizim hidayete erdirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendir. Onlara, Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak ve secde ederek yere kapanırlardı.
Neden acaba? Çünkü kendileri de o hayatı yaşıyorlar. Hristiyanların içindeki küçük bir azınlık ve yahudilerin içindeki küçük bir azınlık, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le sahâbenin yaşadığı İslâm’ı yaşadılar. Bu küçük azınlığın da ataları, elden ele tâbiiyet alarak o güne kadar gelmişlerdir. Hz. İsa zamanında yola girenler, O’nun havarilerine tâbî olanlar, sonra tâbî olanlara tâbî olanlar, son tâbî olanlara tâbî olanlarla asırlar boyunca tâbiiyet yenilenmektedir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Kur’ân âyetleri inerken, onlar her âyet açıklandıkça büyük sevinç duyuyorlar; çünkü aynı şeyleri yaşıyorlar. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de onlardan bahsediyor. Burada çok açık bir hüviyet görüyoruz. Bu insanlar da Allah’ın dînini yaşamışlardır. Allahû Tealâ peygamberler arasında fark gözetmediğini söylemektedir. Çünkü hepsine aynı şeyleri öğretip aynı dîni emretmiştir. Eğer iblis evvelki kitapları değiştirmeyi başaramasaydı ve o kitaplar olduğu gibi bugüne ulaşsaydı, onların Kur’ân’daki bütün umdeleri aynen taşıdığını görecektik.
Öyleyse kitapların dînde önemi nedir? Kitaplar Allah’ın vahyini ifade eder. Allahû Tealâ’nın mukaddes kitaplar hakkında söylediklerini dikkatle incelediğimiz zaman Kur’ân’ın da, Tevrat’ın da, İncil’in de birer nur olduğu, birer şifa olduğu, birer hidayet rehberi olduğu açık ve kesin bir şekilde belirtilmiştir. Hidayet rehberi olması zaten yeterli bir sebeptir. Öteki özelliklerini de devam ettirmiştir. Kitaplar açısından bu neticeye ulaşıyoruz.
Allahû Tealâ Tevrat’tan bahsediyor:
-5/MÂİDE-44: İnnâ enzelnet tevrâte fîhâ huden ve nûrun, yahkumu bihen nebiyyûnellezîne eslemû lillezîne hâdû ver rabbâniyyûne vel ahbâru bimestuhfizû min kitâbillâhi ve kânû aleyhi şuhedâe, fe lâ tahşevûn nâse vahşevni ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ(kalîlen). Ve men lem yahkum bimâ enzelallâhu fe ulâike humul kâfirûn(kâfirûne).
Muhakkak ki Tevrat’ı Biz indirdik, onda hidayet ve nur vardır. Kendileri (Hakk’a) teslim olmuş peygamberler, yahudilere, onunla hükmeder. Rabbanîler (kendilerini Rabb’lerine adamış olanlar) ve Ahbar olanlar da (zahidler, yahudi âlimler, hahamlar) Allah’ın Kitab’ından korumakla görevli oldukları ile hüküm verirler ve onlar, onun üzerine şahitler oldular. Artık insanlardan korkmayın, Ben’den korkun ve Benim âyetlerimi az bir değere satmayın. Ve kim, Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, o taktirde işte onlar, onlar kâfirlerdir.
Allahû Tealâ bu âyet-i kerimede, Hz. Musa’ya Tevrat’ı indirdiğini ve bu indirdiği Tevrat’ın hidayet içerdiğini, nur içerdiğini söylüyor. Kitaplar arasında bir dizaynın mevcut olduğunu görüyoruz. Peygamberlere indirilen kitapları biraraya getirdiğimiz zaman, aynı dînin devam ettiğinin kesin işaretlerine rastlıyoruz. Tevrat, kendisini tasdik edecek olan Hz. İsa’nın geleceğini muhtevasına almıştır. İncil hem kendisini hem de Tevrat’ı tasdik edecek olan ve övülmüş mânâsına gelen heraklius kelimesi ile ifade edilir. Muhammed de, hamd edilen, övülmüş demektir. Muhtevaya baktığımız zaman kitaplar arasındaki zincirin halkalarını yakalayabiliyoruz. Aynı dînin çeşitli devirlerdeki aynı standartlarını vermekle kalmıyor, kitaplar dîni devam ettirecek olan peygamberleri de ihtiva ediyor. Kitaplar, geçmişten geleceğe doğru uzanan bir köprü, öbür taraftan gelecekten geçmişe doğru uzanan bir köprüdür.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e indirilen Kur’ân-ı Kerim, O’ndan evvel geçen bütün peygamberlerden bahseder. Belki peygamberlerin hepsi yok ancak bu konuda kesin bir bilgi de yoktur. Ama peygamberlerden bahseder. Onların hepsinin peygamber olduğu, nebî olduğu Kur’ân-ı Kerim’de açıkça yer almıştır. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in son nebî olduğu vurgulanmaktadır. Öyleyse geçmişe dayalı bir detay içerisinde, Kur’ân-ı Kerim’in Hz. Âdem’den bu tarafa geçen bütün peygamberleri ihtiva ettiğini görüyoruz. Ne demektir bu? Bütün peygamberler Kur’ân’da yer almasından, o peygamberlerin yaptıkları şeyler anlatılırken hep Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile eş eğer sonuçlar elde ediyoruz.
Hz. Lût, Hz. İbrâhîm’e tâbî oluyor ve “Şimdi bana düşen, Rabbime hicret etmektir.” diyor. Yani ruhunu Allah’a ulaştırmak olduğunu söylüyor. Bütün mukaddes kitapların temelini bu teşkil eder. Mutlaka emanet olan ruh Allah’a ulaştırılacaktır. Tevrat da, İncil de bunu ihtiva etmektedir. Hiçbir sayfası, kelimesi değiştirilememiş olan Kur’ân da bunu ihtiva etmektedir.
Tevrat, İncil’i gelecek bir kitap olarak müjdelemektedir. İncil, Kur’ân-ı Kerim’i gelecek bir kitap olarak müjdelemektedir. Tevrat, Hz. İsa’nın geleceğini söylemekte, İncil Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in geleceğini müjdelemektedir. Bu geçmişten geleceğe doğru uzanan bir köprüdür. Gelecekten geçmişe dönük standarda baktığımız zaman, Kur’ân’da bütün peygamberlerin yer aldığını görüyoruz. Yeter mi? Yetmez. O peygamberlerin hiçbiri arasında Allah’ın bir fark gözetmediğini görüyoruz. Yani Allahû Tealâ bütün peygamberlere aynı şeyleri öğretmiştir. Söz konusu olan 7 safha içersinde 4 tane teslimdir ve Kur’ân-ı Kerim geçmiştekileri tasdik eder. Her peygamberin elinde bulunmuş olan Kitab’ı, Kur’ân-ı Kerim tasdik eder.
Zamanımızda 3 tane mukaddes kitap, bir de sahifeler, Zebur kalmıştır. Ama Allahû Tealâ Hz. İbrâhîm’e de Kitap verdiğini söylüyor. Hz. İsmail’e de Kitap verdiğini söylüyor, Hz. Yâkub’a da, Hz. Nuh’a da Kitap verdiğini söylüyor. Nebî olarak geçen bütün peygamberlere, Allahû Tealâ Kitap ve nübüvvet vermiştir. Her biri aynı şeriat Kitab’ını almışlardır. Yani Hz. Nuh’a verilmiş olan şeriatla, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in Kitab’ındaki şeriat, birbirinin aynıdır. Gelecekten geçmişe doğru baktığımız zaman Kur’ân-ı Kerim Hz. İsa’yı ve O’nun Kitab’ını, İncil’i tasdik eder. Kur’ân-ı Kerim Hz. Musa’yı ve O’nun Kitab’ını tasdik eder yetmez, Kur’ân-ı Kerim bütün peygamberleri de tasdik eder. Allahû Tealâ onlara kitap verdiğini söylüyor, kitapları da tasdik ediyor. Gelecekten geçmişe doğru açılan köprüde de gene peygamberlerin birbirine bağlantısı açık bir şekilde kitaplarla dizayn edilmiştir.
Mukaddes kitapların değişik olan yerleri sakın sizi aldatmasın. İnsanlar zaman içersinde kitaplara ilâveler yapmışlardır. Ama Kur’ân’a dokunamamışlardır. Çünkü Allahû Tealâ diyor ki:
-15/HİCR-9: İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne).
Muhakkak ki; zikri (Kur'ân-ı Kerim’i) Biz indirdik. O'nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz.
“Bu zikri bu Kitab’ı Biz indirdik. O’nun koruyucusu da Biziz.”
Allahû Tealâ, kimseye bu Kitab’ı değiştirmek yetkisini vermeyeceğini söylüyor. Kur’ân bütünlüğünü 14 asırdır korumaktadır. Kur’ân, peygamberler açısından gelecekten geçmişe dönük bir standardı içerir. Peygamberler açısından geleceğe dönük bir standardın içermesi mümkün müdür? Mümkün değildir. Neden? Çünkü Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Peygamber Efendimiz Hatem-ül Enbiya’dır. Nebîlerin, peygamberlerin sonuncusudur. Resûllerin sonuncusu değildir, peygamberlerin sonuncusudur, mührüdür.
Allahû Tealâ diyor ki:
-5/MÂİDE-44: İnnâ enzelnet tevrâte fîhâ huden ve nûrun, yahkumu bihen nebiyyûnellezîne eslemû lillezîne hâdû ver rabbâniyyûne vel ahbâru bimestuhfizû min kitâbillâhi ve kânû aleyhi şuhedâe, fe lâ tahşevûn nâse vahşevni ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ(kalîlen). Ve men lem yahkum bimâ enzelallâhu fe ulâike humul kâfirûn(kâfirûne).
Muhakkak ki Tevrat’ı Biz indirdik, onda hidayet ve nur vardır. Kendileri (Hakk’a) teslim olmuş peygamberler, yahudilere, onunla hükmeder. Rabbanîler (kendilerini Rabb’lerine adamış olanlar) ve Ahbar olanlar da (zahidler, yahudi âlimler, hahamlar) Allah’ın Kitab’ından korumakla görevli oldukları ile hüküm verirler ve onlar, onun üzerine şahitler oldular. Artık insanlardan korkmayın, Ben’den korkun ve Benim âyetlerimi az bir değere satmayın. Ve kim, Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, o taktirde işte onlar, onlar kâfirlerdir.
Burada ifade, “Muhakkak ki Tevrat’ı Biz indirdik.” diye başlıyor. Kur’ân-ı Kerim’i indiren Allah, Tevrat’ı da Kendisinin indirdiğini ve O’nun da hidayet ve nur olduğunu söylüyor. Kur’ân-ı Kerim nasıl bir nur olarak, bir hidayet rehberi olarak indirildiyse, Tevrat da nur olarak indirilmiştir ama daha önemlisi, hidayet rehberi olarak indirilmiştir. Hidayet tek bir standart ifade eder.
7 tane hidayet kademesi ve bu hidayetlerin her birinin gerçekleştiği ruhun hidayeti 22. basamakta gerçekleşir, ruh Allah’a teslim olur.
Fizik vücudun hidayeti 25. basamakta gerçekleşir. Fizik vücut Allah’a teslim olur.
Nefsin hidayeti 27. basamakta gerçekleşir. Nefs Allah’a teslim olur.
İradenin hidayeti 28. basamağın 4. kademesinde gerçekleşir. İrade Allah’a teslim olur. Böylece 7 hidayet safhasında 4 tane teslim gerçekleşir. Bu hidayetler, Kur’ân’ın emredici hükümleridir. Ruhumuzun Allah’a ulaşması ve Allah’a ulaşmayı dilememiz üzerimize tam 12 defa Allahû Tealâ tarafından farz kılınmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de farz kılınan bu hususun Tevrat’ta da farz kılındığını görüyoruz. Kitaplar arasındaki ilişkiye baktığımızda, Tevrat’ın bir hidayet ve nur olduğunu görüyoruz. Allahû Tealâ diyor ki: “Hz. Musa devrinde, O’na tâbî olanlar, bu kitaplarla adalet dağıtırlardı.” Yani bu Kitab’a tâbî olarak, oradaki şeriat üzere, adalet dağıttıklarını, Allah’ın Kitab’ından korumakla görevli olduklarını ve hüküm verdiklerini söylüyor. Buradaki işarete dikkat edin. Tevrat’ta da hidayetin ve nurun mevcut olduğu söyleniliyor.
Allahû Tealâ, İncil için de şöyle buyurmaktadır:
-5/MÂİDE-46: Ve kaffeynâ alâ âsârihim bi îsebni meryeme musaddıkan limâ beyne yedeyhi minet tevrâti ve âteynâhul incîle fîhi huden ve nûrun, ve musaddıkan limâ beyne yedeyhi minet tevrâti ve huden ve mev’ızeten lil muttekîn(muttekîne).
Onların izleri üzerine, Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik edici olarak Hz. Meryem’in oğlu İsâ’yı gönderdik. Ve ona, içinde bir hidayet ve bir nur olan, Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik eden ve müttekîler (takvâ sahipleri) için, hidayete erdirici ve vaaz edici (öğüt verici) olan İncil’i verdik.
Demek ki İncil de hidayete erdiren ve bir öğüttür. Hz. Musa’nın arkasından Hz. İsa’nın görev alması ve İncil’in, Tevrat’ı kabul eden ve tasdik eden bir hüviyet taşıması önemlidir. Hidayet bunda da vardır. Öyleyse 7 safha 4 teslim, Tevrat’ın da müktesebatı içerisindedir.
Biliyoruz ki; 1. hidayet Allah’a ulaşmayı dilemekle başlar. Dalâletin bittiği yer, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o dalâletten kurtulmuştur. O hidayettedir. Burası, 1. hidayettir.
14. basamakta mürşide ulaştığımız zaman, 2. hidayetteyiz.
Ruhumuz vücudumuzdan ayrılır, Allah’a doğru yola çıkar. O yola çıkan ruh Allah’a ulaştığı zaman Allah’ın Zat’ında yok olur. Bu 3. hidayettir, 22. basamakta gerçekleşir.
Daha sonra fizik vücudumuz Allah’a teslim olacaktır. Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren bir hüviyet kazanacaktır. Burası 25. basamaktır. Fizik vücudumuzun hidayeti bu noktada gerçekleşir. Daha sonra daimî zikirde hikmet sahibi oluruz. Allahû Tealâ, 7 yer katını, 7 gök katını gösterdikten sonra nefsimiz de Allah’a teslim olacak. Bu 5. hidayettir ve 3. teslimi içerir. Burada nefsimiz hidayete ermiştir. Sonra irşada ulaşırız. İrşada ulaşanlar, Allahû Tealâ tarafından irşad makamına tayin edilirler. Bu da 4. teslimdir. Hidayetlerin de yedincisidir.
Öyleyse Tevrat muhtevasında hidayet ve nur taşır. İncil de muhtevasında hidayet taşır, öğüt ve nur taşır. Allahû Tealâ’nın dizaynı bize açık bir şekilde, mukaddes kitaplar arasındaki irtibatı anlatıyor. Unutmayın, Hz. İbrâhîm, Hz. Musa’dan da evveldi, Hz. İsa’dan da evveldi ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den de evveldi. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İbrâhîm’in hanif dîni açık bir şekilde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dîni olarak lanse edilmektedir. Allahû Tealâ bu konuda net bir şekilde şöyle buyuruyor:
-30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.
Allahû Tealâ, burada Hz. İbrâhîm’in, hanif dîninin muhtevasını ifade etmektedir ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e hanif olarak vechini dîne ikâme etmesini söylemektedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hanif olduğu kesindir. Hz. İsa’nın da, Hz. Musa’nın da hanif olduğu kesindir. Hanif, üç esasa riayet eden kişi demektir:
Tek Allah’a inanır, vahdet.
Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu tek bir toplumu kurtuluşa ulaştırır, tevhid.
Hedef, Allah’a teslim olmak hedefidir. O Allah’a ulaşmayı dileyenler Allah’a ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini teslim etmek için devreye girmişlerdir.
Burada bir dizayn vardır. Bizim de muhtevayı ona göre dizayn etmemiz lâzımdır. Birbiriyle ilişkili kitaplar, hepsi de hidayet kavramının muhtevasını taşır. Tevrat da İncil de Kur’ân-ı Kerim de… Bu 3 Kitab’ın ruhu hidayettir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-10/YÛNUS-57: Yâ eyyuhen nâsu kad câetkum mev'ızatun min rabbikum ve şifâun limâ fîs sudûri ve huden ve rahmetun lil mu'minîn(mu'minîne).
Ey insanlar! Size, Rabbinizden öğüt (vaaz) ve göğsünüzde olana (nefsinizin kalbindeki hastalıklara) şifa ve mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’in muhtevasında hem Tevrat’taki hidayet ve nur hem İncil’deki evvelkileri tasdik eden hüviyet, hem hidayet hem de öğüt vardır. Allahû Tealâ buna rahmeti de ilâve etmiştir. Öyleyse Tevrat da, İncil de, Kur’ân-ı Kerim de, bir hidayet rehberidirler. Yani bunlar 7 safhada 4 teslimi mutlaka gerçekleştirecek olan Tevrat’ın ve İncil’in özellikleridir. Aslında değiştirilmemiş olsaydı mutlaka bunların var olduğunu görecektik. Şimdi de değiştirilmelerine rağmen aynı hakikatler, âyetler arasında arandığı zaman bulunuyor. Burada Allahû Tealâ’nın söylediği önemli olan kelime, hidayet kelimesidir. Maide-44’te Tevrat’ın hidayeti ihtiva ettiği, Maide-46’da İncil’in hidayeti ihtiva ettiği, Yunus-57’de Kur’ân’ın hidayeti ihtiva ettiği sonucuna ulaşıyoruz.
Üçü de hidayet kitabı, hidayet rehberidirler. 7 safha 4 teslimi içeren, 3 temel Kitap da aynı şeyleri söylüyorlar. Allahû Tealâ’ya nasıl ulaşmayı dileyeceğimizi, nasıl dalâletten kurtulacağımızı, hidayet ehli olacağımızı, 4 tane teslimi nasıl gerçekleştireceğimizi söylüyorlar. 3 kitap da 28 basamaklık hidayeti nasıl yaşayacağımızı anlatır.
Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de buyuruyor ki:
-11/HÛD-17: E fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ve yetlûhu şâhidun minhu ve min kablihî kitâbu mûsâ imâmen ve rahmeh(rahmeten), ulâike yu'minûne bih(bihî), ve men yekfur bihî minel ahzâbi fen nâru mev'ıduh(mev'ıduhu), fe lâ teku fî miryetin minhu innehul hakku min rabbike ve lâkinne ekseren nâsi lâ yu'minûn(yu'minûne).
Artık O’nun (Allah) tarafından bir şahitin, onu okuduğu kimse mi Rabbinden kesin bir delil üzerinde oldu ki; ondan önce bir imam (rehber) ve bir rahmet olarak Musa (A.S)’ın kitabı var(dır)? İşte onlar, ona inanırlar. Ve bir topluluktan onu inkâr eden, böylece ona vaadedilen yeri, ateş olan kimse mi (Rabbinden kesin bir delil üzerinde oldu)? Bundan sonra ondan şüphe içinde olma. Çünkü o, senin Rabbinden bir haktır. Lâkin insanların çoğu mü’min olmazlar (inanmazlar).
İmam yani rehber, hidayetçi, hidayete erdiren bir müessese demektir. Aynı zamanda rahmeti de ifade eder.
4 tane teslim vardır. Tevrat için Allahû Tealâ’nın imam, rehber ifadelerini kullandığımı görüyoruz. Her devirde devrin imamları insanları hidayete erdiren özelliğin sahibidir. Tevrat’ın kendisine verildiği Hz. Musa da gene devrin imamıydı ve aynı şeyi yaptı. Bütün kavmini hidayete yönlendirdi. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-42/ŞÛRÂ-52: Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ, mâ kunte tedrî mel kitâbu ve lel îmânu ve lâkin cealnâhu nûren nehdî bihî men neşâu min ibâdinâ, ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Ve işte böylece sana emrimizden bir ruh (Kur’ân-ı Kerim) vahyettik. Ve sen, kitap nedir ve îmân nedir bilmiyordun. Ve lâkin O’nu “nur” kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi O’nunla hidayete erdiririz. Ve muhakkak ki sen, mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet ediyorsun (ulaştırıyorsun).
Hidayet mutlaka Sıratı Mustakîm’lerden oluşur.
Allah’a ulaşmayı dilediğiniz anda 1. Sıratı Mustakîm’in üzerindesiniz.
Mürşidinize ulaşmak üzere 7. basamaktan sonra yola çıkıp, Allah’a yöneldiğiniz zaman 2. Sıratı Mustakîm’in üzerindesiniz.
Ruhunuz Allah’a doğru yükselerek, Allah’a ulaştığı zaman 3. Sıratı Mustakîm’desiniz.
Fizik vücudunuzun teslimi 4. Sıratı Mustakîm’dir.
Nefsinizin teslimi 5. Sıratı Mustakîm’dir.
İrşada ulaşmanız 6. Sıratı Mustakîm’dir
Ruhunuzu Allah’a iradenizi Allah’a teslim etmeniz, 7. Sıratı Mustakîm’le gerçekleşir.
Hidayet ve Sıratı Mustakîm iki paralel mefhumdur. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Biz insanları Sıratı Mustakîm’le hidayete erdiririz.”
-2/BAKARA-142: Se yekûlus sufehâu minen nâsi mâ vellâhum an kıbletihimulletî kânû aleyhâ kul lillâhil meşrıku vel magrıb(magrıbu), yehdî men yeşâu ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
İnsanlardan sefih olanlar diyecekler ki: “Onları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?” De ki: “Doğu da batı da Allah’ındır. O, dilediğini Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.”
-2/BAKARA-213: Kânen nâsu ummeten vâhıdeten fe beasallâhun nebiyyîne mubeşşirîne ve munzirîne, ve enzele meahumul kitâbe bil hakkı li yahkume beynen nâsi fî mâhtelefû fîh(fîhi), ve mâhtelefe fîhi illellezîne ûtûhu min ba’di mâ câethumul beyyinâtu bagyen beynehum, fe hedâllâhullezîne âmenû li mâhtelefû fîhi minel hakkı bi iznih(iznihî), vallâhu yehdî men yeşâu ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
İnsanlar bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler beas etti (hayata getirdi, gönderdi). Ve onlarla birlikte insanların aralarında, ayrılığa düştükleri şey hakkında hüküm vermeleri için hak ile kitap indirdi. Kendilerine (apaçık) beyyineler (belgeler) geldikten sonra kendi aralarındaki çekememezlik (ve haset yüzünden) onun hakkında ayrılığa düşenler, sadece kendilerine (kitap) verilenlerdir. Bu sebeple âmenû olan (Allah’a ulaşmayı dileyen) o kimselerin haktan yana ayrılığa düştükleri şeyi (hidayeti) açıklamaları için Allah, Kendi izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediği kimseyi Sıratı Mustakîm’e iletir.
Sıratı Mustakîm insanları hidayete erdiren yolun adıdır. Böyle bir dizayn söz konusuysa ne olur? Kur’ân-ı Kerim’le, Tevrat’ın, İncil’in ve diğer peygamberlere indirilen kitapların hepsinin aralarında mutlaka muhteşem bir bağ söz konusudur. Bu bağın ortaya koyduğu gerçek açık ve kesin olarak hidayettir. Demek ki Allah’ın peygamberlere indirdiği kitapların temelini hidayet oluşturuyor.
Hidayet nedir? Hidayet, Allah’a ruhu teslim etmektir. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyuruyor:
-3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).
“innel hudâ hudallâhi: Muhakkak ki hidayet, Allah’a ulaşmaktır.”
Hidayet nedir? Ruhu Allah’a ulaştırmaktır.
-2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir.” Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan andolsun ki; Allah’tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur.
“kul inne hudâllâhi huvel hudâ: Muhakkak ki, Allah’a ulaşmak işte o hidayettir.”
Ama hidayet orada bitmez. Hidayet devam eder. Fizik vücudun teslimi yine hidayettir. Nefsimizin teslimi yine hidayettir. İrademizin teslimi yine hidayettir. Hidayette olmak başka şey, hidayete ermek başka şeydir.
Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman dalâletten kurtulursunuz, hidayet üzere olursunuz. Hidayette olursunuz ama hidayete ermiş değilsiniz. 3. basamaktasınız. Furkanlar verilir, günahlarınız örtülür. Ondan sonraki ilk 7 basamak tamamlanır. 2. 7 basamakta Allah’a yönelen birisiniz. Burada da yönelmişsiniz. Şimdi 2. hidayeti yaşamaktasınız. 7. basamaktan itibaren 2. hidayet başlar. Yine hidayettesiniz ama hidayete ermediniz. İrşad makamına ulaşırsınız, tâbiiyetinizi gerçekleştirirsiniz. Ruhunuz vücudunuzdan ayrılır, Allah’a doğru yola çıkar. Ruhunuz 21. basamakta Allah’a ulaşır ve 22. basamakta Allah’ın Zat’ında yok olur. İşte şimdi hidayete erdiniz. Bu hidayet, ruhunuzun hidayetidir. Sonra fizik vücudunuzu teslim edeceksiniz, 25. basamak ve fizik vücudunuz hidayete erecek. Sonra nefsinizi Allah’a teslim edeceksiniz, nefsiniz hidayete erecek. Sonra irşada ulaşacaksınız. Daha sonra da iradenizi Allah’a teslim edeceksiniz. İradeniz hidayete erecek.
Öyleyse Kur’ân-ı Kerim’de bir hidayet dizisi ardarda yer almıştır. Burada nasıl yer almışsa Tevrat’ın aslında da, İncil’in aslında da mutlaka aynı statüde yer almıştır. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, Tevrat’ın da, İncil’in de bir hidayet rehberi olduğunu açık ve kesin bir biçimde açıklamaktadır. Kitapları indiren de O Yüce Allah olduğuna göre, o kitaplarda neyin var olduğunu neyin olmadığını en iyi bilen de O’dur.
Görüyoruz ki dînler arasında, dînler diyebileceğimiz bir müessese mevcut değildir. Sadece dîn vardır. Allah’a hidayet eden bir dîn… Hidayete erdiren bir tek dîn… Hz. Âdem’den Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kadar bütün peygamberlerin ve onlara tâbî olanları yaşadığı, bütün kavimlerde, bütün zaman parçalarında, o kavimlerin resûllerine tâbî olanların yaşadığı, hidayet. İşte bu açıdan dînler yoktur. Sadece bir tek dîn olmuştur.
Biz kendimize İslâm diyoruz. Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin, Arapça adı İslâm olduğu içindir. Ama Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Sen hanifsin.” diyor. Bizim için de aynı şey söz konusudur. Bizler de hanifiz. Bütün toplumların içinde o resûllere tâbî olup da ondan dînlerini öğrenen, hidayeti yaşayan herkes haniftir.
Herkes kâinatın tek dîninin sahibidir. Ne yazık ki bu insanların toplamı, dünya nüfusunun %10’undan daima aşağıda kalacaktır. Şimdiye kadar olan devrede bu durum geçerlidir ama geleceğin ne olduğu belli değildir. Hidayet yeryüzüne Allahû Tealâ’nın emrettiği şekilde ulaşabilirse, o zaman dünyadaki pek çok şey değişebilir. Dünya bir sulh ve sukûn cenneti olur. Dünya, hidayetin bütün çevrelerde dizayn edildiği bir yer olur. Mutlulukla ve adaletle dolar.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada noktalıyoruz.
Günün Ayeti
Bakara, - 3


