Yazı Boyutu

Şeytanın Tuzakları: İslâmın 5 Şartı

PDFYazdır

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfEn iyi 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, İslâm’dan geriye kalanlar, İslâm’ın 5 şartı acaba insanları cennete ulaştırmaya yeterli mi? İslâm’dan geriye kalanlarından belki en önemlisi bu İslâm’ın 5 şartıdır. Bir hadîsten bahsediliyor. Bir bedevi geliyor Hazreti Muhammed (S.A.V)’in yanına ve diyor ki:

- Ey Allah’ın Resûl'ü, ben cennete girmek istiyorum ne yapmalıyım.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) de ona:

- Namaz kıl, oruç tut, zekât ver, hacca git ve kelime-i şahadet getir, diyor.

- Ey Allah’ın Resûl'ü ben bunların ne eksik ne fazla hepsini yaparsam cennete girer miyim?

- Bunların hepsini yaparsan cennete girersin.”

İşte bir tarafta, terazinin bir kefesinde Kur'ân-ı Kerim var. Öbür kefesinde de Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîsleri var. Bu hadîsin gereği olarak insanlar bir sonuca ulaşmışlar. “Madem ki hadîs böyle söylüyor, öyleyse kim İslâm’ın 5 şartını gerçekleştirirse mutlaka Allah’ın cennetine girer.” denmiştir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Benim hadîslerim tartışılacaktır. Kur'ân’la karşılaştırın. Hangi hadîsim Kur’ân’a aykırıysa onu benim söylemem mümkün değildir.” buyuruyor.

Kur'ân, Allahû Tealâ tarafından furkan olarak vasıflandırılıyor. Kur’ân’ın furkan olma özelliği vardır. Furkan doğruyu yanlıştan ayıran ayıraçtır.

Allahû Tealâ’nın indinde Allah’ın indirdiği tek bir dîn söz konusudur. İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem (A.S)’dan, Son Peygamber olan Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’e kadar ikinci bir dîn hiç olmamıştır. Bundan sonra da olması mümkün değildir. Kâinat hep o tek dîn tarafından ve tek şeriat tarafından idare edilmiştir.

Allahû Tealâ buyuruyor:

-42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

“Hz. Nuh’a, Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya verdiğimiz indirdiğimiz şeriatı Sana da vahyetmek suretiyle size de farz kıldık. Dîni ayakta tutun ve fırkalara ayrılmayın diye.”

İşte dînin ayakta tutulması ve fırkalara ayrılmama müessesesi. Fırkalara ayrılmamak ve dîni ayakta tutmak Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin temel özellikleridir.

Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin 3 tane temel şartı vardır:

1- Vahdet. Allah’ın tekliği, tek bir Allah var başka bir ilâh yok.
2- Tevhid. Sadece ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dileyenlerin oluşturduğu tek bir fırka.
3- Teslim. Sırasıyla, ruhumuzu 22. basamakta, fizik vücudumuzu 25. basamakta, nefsimizi 26. basamakta ve irademizi 28. basamakta Allah’a teslim etmekten oluşan bir teslim dîni.

Vahdet, tevhid ve teslim; Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin üç temel esasını oluşturuyor.

İşte bu minval üzere dîni incelediğimiz zaman Hz. İbrâhîm’in, Hz. Musa’dan da Hz. İsa’dan da Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den de önce geldiğini görüyoruz. Önce O yaşamıştır.

Böyle bir dizaynda Allahû Tealâ’nın, Hz. İbrâhîm’in hanif dîni konusunda Peygamber Efendimiz (S.A.V) devreye girdiğinde neler olduğuna bakıyoruz. Rum Suresinin 30. âyet-i kerimesi, bu sualin cevabını veriyor:

-30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.

“Habibim, vechini (şu fizik vücudunu) hanif olarak dîne doğrult. O hanif fıtratıyla ki; Biz bütün insanları hanif fıtratıyla yarattık. Allah’ın dîninde değişiklik göremezsin. O dîn ezelî ve ebedî dîndir, kayyum olan dîndir.”

İşte Allahû Tealâ’nın söylediği şey: “Biz bir tek dîn yarattık. O dîn ezelî ve ebedîdir. İsmi Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. Sen de hanifsin yani dîn olarak Hz. İbrâhîm’e neleri vermişsek sana da aynı şeyleri verdik. Onun dîniyle senin dînin aynı dîndir. Sen de Hz. İbrâhîm gibi hanifsin ve Biz insanları kıyâmete kadar hep hanif fıtratıyla yaratacağız ve dîn de sadece hanif dîni olacak, başka bir dîn hiç olmayacak.”

Öyleyse burada bir bütün görüyoruz: Allah’ın insanı yaratması da hanif fıtratıyladır, Allah’ın yarattığı dîn de hanif dînidir. İşte böyle bir dizayn içinde Allahû Tealâ’nın dîn müessesesi ortaya çıkıyor. İnsanların ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim ettiği bir dîn ortaya çıkıyor.

Şimdi İslâm’ın 5 tane şartına geliyoruz; diyorlar ki: “İslâm Allah’a teslim olmak demektir ve 5 tane şartı vardır: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek. Biz bunların hepsini hamd olsun ki gerçekleştiriyoruz. Allah’ın emrini tam olarak yerine getiriyoruz. Madem ki bu hadîs mevcuttur, biz Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bütün hadîslerinin gerçek olduklarına inanırız. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ne söylemişse doğrudur.”

El hak, doğru. İslâm gerçekten teslim olmak demektir. “Silm” kökünden gelir; sin, lam ve mim. Biz de aynı fikirdeyiz, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ne söylemişse mutlaka doğrudur. Ama acaba bu hadîsi O mu söyledi? Birçok uydurma olan hadîsin günümüze girdiği hatta bu yüzden birçok idamların yapıldığı bir vakıadır. “3000’den fazla hadis uydurdum.” diyen ve idam edilen birisini hatırlıyoruz, ismi aklımızdan çıkmış.

“Bu muhtevada biz İslâm’ın 5 şartını yerine getiriyoruz. İslâm, Allah’a teslim olmak demektir. Öyleyse biz Allah’ın emrettiği gibi Allah’a teslim olanlarız. Hz. İbrâhîm’in de hanif dîni zaten Allah’a teslim olmayı içeriyordu. Biz de Allah’a İslâm’ın 5 tane şartını yerine getirerek teslim oluyoruz.”Böyle diyorlar, biz de onlara soruyoruz: “Hay Allah razı olsun. Çok güzel. Tebrikler ama bir sualimiz var. Siz Allah’a teslim olduğunuzu söylüyorsunuz, Allah’a 1. teslim ruh teslimidir. Allah’a ait olan ruh, Allah’a iade edilir, teslim edilir. 2. teslim, şu fizik vücudumuzun Allah’a teslimidir. 3. teslim, nefsimizin Allah’a teslimidir. 4. teslim, irademizin Allah’a teslimidir. Acaba siz hangisini teslim ettiniz?”

Allahû Tealâ’ya bu sualin cevabını bugüne kadar kimse veremedi. “Biz Allah’a teslim olduk.” diyenler, nelerini teslim etmek konusunda bir şeyler söyledikleri zaman onlara, teslimlerin öyle bedava işler olmadığını ve hepsinin bir gayret gerektirdiğini, Kur'ân-ı Kerim tarafından şartlara bağlandığını ifade ettik. 28 basamaklık bir İslâm merdiveninde Allah’a İslâm’ın 5 şartıyla hiçbir şeyin teslim edilemeyeceğini kesin olarak Kur'ân âyetleriyle ortaya koyduk. Öyleyse kim İslâm’ın 5 şartıyla Allah’a teslim olduğunu zannediyorsa bilsin ki Allah’a hiçbir şeyini teslim etmemiştir.

Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah’a ulaşmayı dileyen kişiyi Allah Kendisine ulaştıracağını garanti ediyor. Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin nesini, fizik vücudunu mu? Hayır, ruhunu Allahû Tealâ Kendisine ulaştıracağını garanti ediyor.

Kişi eğer gerçekten kalbinden bir dilekle Allahû Tealâ’ya: “Yarabbi, Senin bunca ermiş evliyan var. Hepsi Sana ruhlarını ulaştırmışlar. Ben de ruhumu Sana ulaştırmak istiyorum.” diye Allahû Tealâ’ya kalbinden bir dilekle müracaat ederse, Allahû Tealâ bu dileği mutlaka kabul ediyor ve o kişinin ruhunu Kendisine ulaştırıyor. Allahû Tealâ bunu garanti etmiştir:

-42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

“Allah, dilediğini Kendisine seçer ve o seçtiklerinden kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah’a yönelirse Allah onu Kendisine ulaştırır.”

Allah’ın sözünde hulf olmaz. Allahû Tealâ: “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu Kendime ulaştıracağım.” diyorsa mutlaka onu Allah Kendisine ulaştırır. Allahû Tealâ’nın kişiyi Kendisine ulaştırması, kişinin ruhunu ulaştırmasıdır. Allahû Tealâ’nın verdiği sözü yerine getirmemesi hiçbir zaman mümkün değildir.

Öyleyse şartlara bakıyoruz. Bir insanın Allah’a ulaşmayı dilemesi, onun cennete girmesi için yeterli bir sebeptir. Allahû Tealâ tarafından insanların %90’dan fazlası seçilir. Bu seçilenlerden kimler Allah’a ulaşmayı dilerse; onlar Allah’a ruhlarını ulaştırmazlar, Allah onların ruhlarını Kendisine ulaştırır.

Kur'ân-ı Kerim’in muhtevasına baktığımız zaman Allahû Tealâ’nın bir vasıta emirleri var bir de hedef emirleri var. 28 basamaklık bir İslâm merdiveninde hedefler; ruhun, vechin (fizik vücudun), nefsin ve iradenin Allah’a teslimidir. Hedefler, teslimlerdir.

İslâm, Allah’a teslim demektir. Ruhumuzu teslim, fizik vücudumuzu teslim, nefsimizi teslim ve irademizi teslim, hepsi Kur'ân’da âyetlerle belli şartlara bağlanmıştır. Allahû Tealâ’nın söylediği: “Allah dilediğini Kendisine seçer. O seçtiklerinden her kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onu Kendisine ulaştırır.” ifadesi açık ve kesin bir hüviyet gösteriyor. Eğer o kişi Allah’a ulaşmayı dilemişse Allah o kişiyi mutlaka Kendisine ulaştırır. Gerisi de kişinin gayretine kalmıştır. O kişi yoluna devam ederse, Allah’ı kendisine vekil tayin ederse, o zaman fizik vücudunu da Allah’a teslim eder. Ondan sonra devam ederse nefsini de teslim eder. Onunla da yetinmeyip daha ötesine iradesini kullanarak yürürse, iradesini de Allah’a teslim ederse, kişi Allahû Tealâ tarafından irşad makamına tayin edilir.

Bir tayin olmaksızın bir insan çıkar da: “Ben mürşidim.” derse, bu onun kendisine verdiği bir payedir, Allah’ın verdiği bir paye değildir. Herşey Kur'ân tarafından şartlara bağlanmıştır.

Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlar sadece başlangıçtaki 2 basamağı işgal ederler. Bütün insanlar olayları yaşarlar, Allah’a ulaşmayı dileseler de yaşarlar, dilemeseler de yaşarlar ve olayları kendi ölçülerinde 2. basamakta değerlendirirler. Dileyenler de değerlendirir, dilemeyenler de değerlendirir.

Olay bundan sonra başlar. O insanlardan her kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişi ancak 3. basamağa ulaşır. İnsanların ne yazık ki %90’dan fazlası Allah’a ulaşmayı dilemeleri için seçildikleri halde bunların %10’dan daha azı Allah’a ulaşmayı dileyenlerden olur. Geri kalanı gene dinlemeyecektir, gene kurtuluşu mümkün olmayacaktır.

Kim, Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onun üzerinde derhal Rahîm esmasıyla tecelli eder. Bu tecelli, o kişinin irşad makamına karşı kör olan gözlerini açar. Sağır olan kulaklarını açar. İdraksiz olan kalbini müdrik hale, idrak eder hale getirir. Görme, işitme ve idrak etme hassalarını Allahû Tealâ açar. O kişi irşad makamına karşı kör, sağır ve dilsizken yani onu herhangibir kişiden ayırt etmez bir hüviyetteyken, onun bir mürşid olduğunu ve kendisini Allah’a ulaştırabilecek olan özelliklerle mücehhez olduğunu fark eder.

Burada görme, işitme ve idrak hassalarının açılması 3 ayrı basamağı ifade eder. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi 3. basamaktadır. 4. basamakta Allah Rahîm esmasıyla tecelli eder. Kör, sağır ve dilsiz olan o kişiden, 5., 6. ve 7. basamaklarda, irşad makamına karşı onun söylediklerini işiten, irşad makamını irşad makamı olarak gören ve söylediklerini kalbiyle de idrak eden bir insan ortaya çıkar. Bu, Allah’ın ilk yardımıdır. Ondan sonra Allah’ın o kişiye ulaştığını görürüz. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-64/TEGÂBUN-11: Mâ asâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve men yu’min billâhi yehdi kalbehu, vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.

“Kim Allah’a âmenû olursa, Allah’a ulaşmayı dilerse; onun kalbine ulaşırız.”

Allahû Tealâ daha sonra o kişinin kalbini Kendisine çevirir ve sonra onun göğsünü yarar, göğsünden kalbine nur yolu açar. Sonra o kişi zikir yapar. Allah’ın rahmeti ve fazlı göğsüne gelir. Göğsünden Allah’ın açtığı o yoldan geçerek kalbe ulaşır. Kalbe rahmet nurları sızar. Bu nurlar %2’yi bulduğu zaman kişi huşû sahibi olur. Kişi huşû sahibi olursa hacet namazı kılarak irşad makamını sorma yetkisi doğar. Allah’tan mürşidinin kimliğini sorar. Allahû Tealâ bu şartların sahibi olan kişiye mutlak mürşidini gösterir ve kişi 14. basamakta mürşidine ulaşır ve tâbiiyetini gerçekleştirir.

Bu tâbiiyetini gerçekleştiren insan kimdir? Özelliği nedir? Özelliği, Allah’a ulaşmayı dilemiş olmasıdır. Dilemeseydi ne olacaktı? Dilemeseydi, Allah ona yardım elini uzatmayacaktı. Allah’a ulaşmayı dilemeleri için, dileyeceklerin 10 katından daha fazlası seçilir. Seçilen insanların %10’dan daha azı Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilediklerine göre ortaya böyle bir orantı çıkıyor. Kişi, Allah’a ulaşmayı eğer dilerse, o kişinin ruhunu Allah’a ulaştırması söz konusu değil, Allah’ın o kişinin ruhunu Kendisine ulaştırması söz konusudur.

Allahû Tealâ’nın İndi’nde böyle bir olay cereyan ediyor. Kimin hangi mürşide tâbî olacağını Allah tayin eder ve hacet namazı kılındığı zaman mutlaka o kişiye gösterir. Allah’a ulaşmayı gerçekten dilemişse, Allah onu bilir.

Tâbiiyet, kişinin o ana kadar aldığı 12 tane ihsana, 7 tane de ni’met eklenmesine sebebiyet verir. O kişinin başının üzerine devrin imamının ruhu gelir. O kişinin kalbinin içine îmân kelimesi yazılır. Allah’a ulaşmayı dilediği an kişinin bütün günahları örtülmüştü. Burada, tâbiiyette de sevaba çevrilir.

Bu kişi nefs tezkiyesine başlar. Nefs tezkiyesi “Allah, Allah, Allah…” diye Allah’ın ismini zikretmek suretiyle Allah’ın katından, rahmetle fazl ve rahmetle salâvât isimli iki grup nurun o kişinin göğsüne gelmesini temin eder. Bu kademede tâbiiyetin gerçekleşmesiyle birlikte o kişi zikir yaptığı zaman, başlangıçtaki %2 rahmetin ötesinde onun kalbine rahmetle fazl, rahmetle salâvât beraberce girer.

Kişinin nefsinin kalbinde %2 rahmet birikiminden sonra hep fazıllar birikmeye başlar. Bu fazıllar %7’yi bulduğu zaman kişinin vücudundan ayrılan ruhu 1. gök katına ulaşır, burası Nefs-i Emmare’dir. 2. bir %7 fazl birikimi Nefs-i Levvame, ruh 2. gök katındadır. 3. defa %7 nur birikimi Nefs-i Mülhime, ruh 3. gök katındadır. 4. gök katında Nefs-i Mutmainne. 5. katta Nefs-i Radiye, 6. katta Nefs-i Mardiyye. 7. katta, Nefs-i Tezkiye olmak üzere kişide, 7 kademede %7’den %49 fazl birikimi gerçekleşir.

Önce giren %2 rahmetle beraber nefsin kalbindeki nurlar karanlıkları aşar. O noktada nefsin kalbinde %51 nur vardır, %49 da karanlık kalmıştır. Karanlıklar %100’den %49’a düşmüştür ve ruh, her nefs kademesinde bir gök katı yükseldiği için 7. seferinde, 7. gök katını aşar, 7 tane âlemi geçerek Allah’ın Zat’ına ulaşır. Allah’ın Zat’ında ruh yok olur, ifna olur. İşte burada ruh Allah’a ulaşmıştır. Kişi fenâfillâh olmuştur. Allah’ta ruhun yok olması anlamındadır. (Fenâ: yok olmak, Fi: içinde)

O ruh zaten Allah’a aitti. Allah’ın bize gönderdiği, üflediği ruhtu, sahibine geri dönme emri almıştı. Ruh hep bu taleple yaşar sonunda da eğer insanoğlu Allah’ın kendisine verdiği emri idrak ederse ve Allah’a ulaşmayı dilerse, mutlaka ruhunu Allah’a ulaştırır.

Böyle bir olguyla karşı karşıyayız. Kişinin ruhu Allah’a ulaştığı zaman, Allah’ın Zat’ında yok olduğunda, Allah’ın bütün insanlara verdiği söz gerçekleşir. Allahû Tealâ diyor ki: “Kim Bana ruhunu ulaştırmayı dilerse Ben onun ruhunu Kendime ulaştırırım.”

Allah’a ulaşmayı dilemezse ne olur? O zaman Allahû Tealâ dalâlette olan o kişiyi bulunduğu yerde bırakır, onları Kendisine ulaştırmaz. Allahû Tealâ diyor ki:

-13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”

“Allah dilediğini dalâlette bırakır.” Yani kişi dalâlettedir. Allah onunla ilgilenmez. Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkesin dalâlette olduğunu bu âyet-i kerimeden çıkartıyoruz. “O dalâlette olanlardan kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah onları mutlaka Kendisine ulaştırır (hidayete erdirir).”

Allahû Tealâ buyuruyor:

-3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).

“inne hudâllâhi huvel hudâ”

“inne: muhakkak ki,

el hudâ: hidayet,

hudâllâhi: Allah’a ulaşmaktır.”

İnsan ruhunun vücudundan ayrılarak Allah’a doğru seyr-i sülûk isimli bir yolculuğunu tamamlaması ve ruhunun Allah’ın Zat’ına ulaşıp Allah’ın Zat’ında yok olması, o kişinin hedefe ulaşmasıdır. Aslında o kişi ulaşmamıştır. O kişi sadece Allah’a ulaşmayı dilemiştir. Allah onları Kendisine ulaştırır. İşte Allah’ın verdiği söz buraya kadardır. Bundan sonrası kişisel gayrete dayalıdır. Peki ama ne oldu da kişi ruhunu Allah’a teslim etti?

Görüyorsunuz ki; bırakınız fizik vücudun teslimini, nefsin teslimini, iradenin teslimini daha ruhun teslimi için ne kadar çok işlev gerekiyor. Mutlak olarak kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi gerekiyor. Peki, bu kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse? Dilemezse söylediğimiz Rad Suresinin 27. âyet-i kerimesi gereğince o kişi dalâlettedir, Yunus-45’e göre de hüsrandadır, hidayette değildir. Allahû Tealâ diyor ki:

-10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).

“Kim Allah’a mülâki olmayı inkâr ederse (ki bunların Allah’a ulaşmayı dilemeleri mümkün değildir, inkâr ettiği bir şeyi bir insanın dilemesi söz konusu değildir), onlar hüsrandadır ve hidayette değildir.”

Allahû Tealâ daha pek çok şeyler söylüyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin, takva sahibi olmadıklarını ve şirkte olduklarını söylüyor. Allah’a ulaşmayı dilememek teslim olmamanın temelidir. Teslimin de ilk adımı mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemekten geçer.

-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

-30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.

Allah ile olan ilişkilerinizde Allah’a ulaşmayı dilemezseniz, o zaman dalâlette kalmak söz konusu, hüsranda kalmak söz konusu ve Allah’ın cennetine girmek hiçbir şekilde mümkün değil.

İslâm’ın 5 şartı dediğimiz namaz kılmak, istediğiniz kadar namaz kılın. Oruç tutun, isterseniz daima oruç tutun. Zekât vermek, söylenilenden daha fazlasını verin. Hacca gitmek, 2 defa, 3 defa, 10 defa gidin ve kelime-i şahadeti defalarca getirin. Bunların hepsinin toplamı, sizi asla Allah’a ulaştırmaz, bunun için yeterli değillerdir. Şartlar sizde oluşmamıştır.

Allah’a ulaşmayı dilemediniz. Dilemedikçe hidayette olamazsınız. Hidayete eremezsiniz ve ne ruhunuzu ne vechinizi ne nefsinizi ne de iradenizi Allah’a teslim edemezsiniz. Hedeflerden birincisi ruhunuzu Allah’a teslim etmekti. Nasıl teslim edeceğinizi söyledik.

Fizik vücudun teslimi bundan sonraki aşamadır. Nefsin teslimi ondan da sonraki aşamadır. İradenin teslimi ise son aşamadır. Birincisinin oluşması hiçbir zaman o kişi İslâm’ın 5 tane şartını gerçekleştirdi diye gerçekleşemez. İslâm’ın 5 şartı hedef değildir, vasıtadır. Şeytan hedefleri de vasıtaları da yok etmiştir. O yok ettiği hedeflerin yerine ikame etmiş ve biz insanlar Allah’a ulaşmayı dilemeyi asırlar sonra unutmuşuz ve tabiatıyla gideceğimiz yer cehennemdir.

Öyle mi? Allah’a ulaşmayı dilemeyenler cehenneme mi girer? Ne yazık ki öyle. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

-10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

-10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

“Onlar, muhakkak suretle Bize ulaşmayı dilemezler, Bize mülâki olmayı, ruhlarını hayattayken Bize ulaştırmayı dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar. Dünya hayatıyla mutmain olurlar. Onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır. Gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibariyle cehennemdir.”

İşte herşeyin sonu burası. Görülüyor ki İslâm’ın 5 tane şartını bir kişi hangi ölçüde yerine getirirse getirsin, Kur'ân-ı Kerim’in koyduğu şartların hiçbirisi tahakkuk etmiyor. O kişinin cehennemden kurtulması hiçbir şekilde mümkün değildir. Küfürden kurtulması mümkün değildir. Dalâletten kurtulması mümkün değildir. Hüsrandan kurtulması mümkün değildir. Şirkten kurtulması mümkün değildir. O kişinin gideceği yer de cehennemdir.

Sonuç; İslâm’ın 5 şartı kimseyi kurtaramıyor. Ne yazık ki insanlar Kur'ân’ı tamamen devreden çıkarmışlar, unutmuşlar ve kurtuluşu İslâm’ın 5 şartına bağlamışlar. İblis kurtuluşu onlara bu 5 şarta bağlatmıştır ve de hiçbirinin cehennemden kurtulması mümkün değildir. Allah bize bu ilmi öğretti. Biz de sizlere…

Allahû Tealâ’nın huzurunda hepinizi hem cennet saadetine, hem de dünya saadetine ulaşması konusunda, hepiniz için o hedefe ulaşmanız için duada bulunurken sözlerimizi burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

Günün Ayeti

De ki,siz gerçekten Allah ı seviyorsanız bana uyun ki,Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın,Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıdır.
Al-imran, - 31

Hava Durumu

ANKARA ANKARA
BURSA BURSA
İSTANBUL İSTANBUL
İZMİR İZMİR

Online Ziyaretci

Şu anda 1 konuk çevrimiçi

Ezan Vakti

Anket

Allaha ulaşma dileğini hiç duydunuz mu?