Yazı Boyutu

Allah'a İnanmak Hidayete Erdirir Mi?

PDFYazdır

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfEn iyi 

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bir zikir sohbetinde daha birlikteyiz. Allah’tan bahsetmek üzere; Allah’ın güzelliklerinden bahsetmek üzere, mutluluktan bahsetmek üzere, Kur’ân’dan bahsetmek üzere… Konumuz: Allah’a inanmak bir insanı hidayete erdirir mi?

Sevgili kardeşlerim! Bakıyorsunuz, herkes Allah’a inanıyor. “Allah’a inanıyor musunuz?” diye sorsanız, insanların çok çok büyük bir kısmı, %90’dan fazlası Allah’a inanıyor. Bizim ülkemizde bu rakam, %90’dan çok daha ötelere geçer. Ama Allah’a inanıyor diye bir insanın cennete girmesi mümkün mü? Allahû Tealâ, Allah’a inanmayı yeterli görmüyor.

Bir insanın cennete adım atabilmesi, o kişinin Allah’a inanmasının yanı başında ikinci bir muhtevayı mutlaka beraberinde getirir. Bu bir dilektir sevgili kardeşlerim. Allah’a inanan kişi Allah’a ulaşmayı dilemelidir. Dilerse ne olur? Dilerse, dilediği anda o kişi cennetin anahtarına sahip olur. Bir dilek, Allah için son derece kıymetlidir.

Ruh, Allah’ın ruhudur. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

“ve nefeha fîhi min rûhihî: Biz onun (insanın) içine ruhumuzdan üfürdük.”

“ve nefeha: üfürdük

fîhi: içine

min: -den, -dan eki

rûhihî: ruhumuz.”

Öyleyse Allahû Tealâ’nın ruhundan üfürdüğü bir varlık var; onun adı insan. İnsandan başka hiç kimsenin içine Allahû Tealâ ruhundan üfürmemiştir.

Ruh öyle bir şeydir ki; derhal insanın hüviyetini alır; anında onun şekline bürünür. Artık ruh, o kişiyi temsil eden bir ruhtur. Onun şeklini tamamen almıştır ve değişmez. Kişide değişiklikler vücut buldukça, ruhta da aynı değişiklikler aynı anda adım adım gerçekleşir.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın üfürdüğü bir ruh var ve bu ruhu onun sahibine, sahibi olan Allah’a iade etmekle, teslim etmekle mükellefiz. Allahû Tealâ açık bir şekilde buyuruyor:

-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

“İrcıî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et, Rabbine geri dön. Geri dönerek Rabbine ulaş.”

Bu, Allahû Tealâ’nın Kendisine ait olan ve bir emanet olarak insana verdiği ruhun Allah’a geri dönüş emridir.

Öyleyse bir insanın cehennemden kurtulması, o Allah’a inanıyor diye mümkün olabilir mi? İnsan Allah’a ulaşır. Bin bir türlü kötülük işler; kaybettiği dereceler, kazandığı derecelerden fazla ise o kişinin gideceği yer cehennemdir. Kimin günahları sevaplarından fazla ise o kişinin gideceği yer cehennemdir. Kimin sevapları günahlarından fazla ise onun gideceği yer cennettir. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de muhtevayı böyle açıklıyor. O zaman Mu’minûn Suresinin 24. âyet-i kerimesinde söylenene bakalım:

-23/MU'MİNÛN-24: Fe kâlel meleullezîne keferû min kavmihî mâ hâzâ illâ beşerun mıslukum yurîdu en yetefaddale aleykum, ve lev şâallâhu le enzele melâikeh(melâiketen), mâ semi’nâ bi hâzâ fî âbâinel evvelîn(evvelîne).
Onun kavminden kâfir olanların ileri gelenleri: “Bu, sizin gibi beşerden (insandan) başka bir şey değil. Size üstün gelmek (hükmetmek) istiyor. Ve eğer Allah dileseydi mutlaka melekler indirirdi. Atalarımızdan bunun hakkında bir şey işitmedik.” dediler.

Allahû Tealâ insanlara, insandan resûller ve peygamberler gönderir. Nebîler, peygamberlerdir. Peygamberler her zaman bulunmaz. Ama resûller bütün kavimlerde, bütün zaman parçalarında mevcuttur. Şu anda dünya üzerinde ne kadar dil konuşuluyorsa, o dillerin konuşulduğu her ülkede, o ülkenin bir resûlü mutlaka yaşamaktadır. Hangi ülkeden bahsederseniz, o ülkede bilin ki şu anda onların diliyle konuşan bir resûl mutlaka yaşıyor.

Allahû Tealâ: “Biz bütün kavimlere resûl göndeririz. Onların diliyle konuşan resûller göndeririz.” diyor.

-14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ’(yeşâu), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).
Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir.

Allahû Tealâ: “Biz bir resûl göndermedikçe bir kavme azap etmeyiz.” diyor.

-17/İSRÂ-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizre uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.

Şurasını kesin olarak ifade ediyor ki; bütün kavimlerde, bütün zaman parçalarında mutlaka Allah’ın bir resûlü yaşıyor. O resûl öldüğü anda yerine derhal bir yenisi Allahû Tealâ tarafından tayin ediliyor.

Neden bir resûl mutlaka var? Çünkü o resûl, kendisine tâbî olunarak insanları hidayete erdirmesi için Allahû Tealâ tarafından gönderilir. Ne olur? Bir insan Allah’a ulaşmayı diler; eğer dilerse hacet namazını kılacak, mürşidini Allah'tan soracaktır. İşte bütün devirdeki mürşidler, o devrin imamına veya ona tâbî olanlara tâbî olanlardır. Üst kademede, her kavimde bir resûl vazife görür. Ama bu resûller içinde bir tanesi, Allahû Tealâ tarafından devrin imamlığına tayin edilir. Devrin imamı, huzur namazında namazı kıldıran kişidir. Allahû Tealâ huzurunda günde 7 vakit namaz kılınır. Bu namazın imamı devrin imamıdır.

Devrin imamının aslî hüviyeti nübüvvettir. Ama nebîler her devirde bulunmadığı için nebîlerin bulunduğu devrelerde nebîler devrin imamlığını asaleten yürütürler. Ama bulunmadığı zaman ki; nebîler her zaman bulunmaz. Meselâ Hz. Musa bir nebîdir. O’ndan sonraki nebî Hz. İsa’dır. O’ndan sonraki nebî Hz. Muhammed (S.A.V)’dir.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Hz. İsa’dan sonraki nebîdir. Ama aralarında yüzlerce yıl, nebînin olmadığı bir boşluk devresi (fetret devri) geçmiştir. Hz. Musa ile Hz. İsa arasında da aynı şey olmuştur. Hz. Musa ile O’ndan evvelki peygamber arasında da aynı şey olmuştur.

Öyleyse peygamberlerin bulunduğu devrelerde, peygamberler devrin imamlığını yapar. Ama bir peygamber rahmeti Rahmân’a kavuştuğu zaman başka bir peygamber yoksa ki genel olarak yoktur. Bunun istisnası, Hz. Musa ile Hz. Harun’un birlikte olmalarıdır. Normal standartlarda bir nebî öldüğü zaman, yüzyıllarca o nebînin yerine başka bir nebî tayin edilmediği için Peygamber Efendimiz (S.A.V) de hatemün nebîyyin olduğu cihetle hiç tayin edilmeyeceği için, nebîsiz geçen fetret devirleri söz konusudur. Nübüvvet müessesesi bu devre içinde gerçekleşmez.

Bir inanç Allah’a inanmak, bir inanç resûle (nebîye) inanmak. Allah’a inanan kişi O’nun resûlüne inanmadığı sürece, onun cehennemden kurtulması mümkün değildir. Ama herkes resûle inanıyor diye cehennemden kurtulur mu? Hayır, kurtulamaz. Bu, sebeplerden bir tanesidir. Aslî sebep, bir insanın cehennemden kurtulabilmesi için Allah’a ulaşmayı dilemesidir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi cehennemden kendisini kurtaracak, 1. kat cennetin sahibi olacaktır. Ama Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişiyi bu noktada bırakmaz.

Kim Allah’a ulaşmayı diliyorsa Allahû Tealâ onu söylüyor: “Kim Bize ulaşmayı dilerse, Biz onu Kendimize ulaştırırız. O kişi Bize ulaşmaz (ruhunu ulaştırmaz). Biz o kişiyi (o kişinin ruhunu) Kendimize ulaştırırız.”

-42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

Öyleyse Allah ile olan ilişkilerimizde ne görüyoruz? Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi, eğer gerçekten kalben dilemişse, Allah ona mutlaka mürşid sevgisi vererek mürşidine ulaştırır. Tâbiiyetle beraber o kişinin ruhu vücudunu terk edecek ve Allah’a doğru yola çıkacaktır. Böyle bir müessese gerçekleştiği zaman; kişinin ruhu vücudunu mürşidine tâbî olduğu anda terk ettiği zaman o kafileye katılacaktır. Kafile; 7 tane gök katını aşan, 7. gökte 7 tane âlemi aşan, 7. âlemde zikir hücrelerinde zikrini tamamlayan ve Sidretül Münteha’ya ulaşarak oradan dikey bir yolculukla Allah’a ulaşanların adım adım değiştiği muhtevayı ifade eder. 1. kata kadar çıkabilen kişiyle, 2. kata kadar çıkan birisi aynı seviyede değildir. 1. gök katına çıkan kişi, eğer o sırada ölürse 1. kat cennete girebilir.

Allahû Tealâ’nın dizaynı ayrı bir muhteva taşıyor. Ruhunu Allah’a teslim etmek, Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan bir vetiredir. 1. kat cennetin sahipleri, Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Diledikten sonra ölen bir kişi, mutlaka kıyâmetten sonra 1. kat cennete girecektir.

Peki, 2. kat cennete kimler girer? Kim Allah’a ulaşmayı diledikten sonra Allah’tan mürşidini sormuşsa, o mürşide ulaşıp tâbî olmuşsa, tâbiiyetten sonra vücudundan ayrılan ruhu Allah’a ulaşmadan evvel bu kişi rahmetli olmuşsa, o zaman o kişinin gideceği yer 2. kat cennettir. Kim ruhunu Allah’a ulaştırdıktan sonra fizik vücudunu teslim edemeden rahmetli olmuşsa, onun gideceği yer 3. kat cennettir. Bu 3 kat cennet, Allahû Tealâ tarafından bütün insanlara garanti edilmiştir.

Allahû Tealâ diyor ki: “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu Kendime ulaştırırım.” Öyleyse Allahû Tealâ bunu insanlara hediye olarak; mükâfat olarak veriyor. Buyuruyor ki: “Seni insan olarak yarattım. Senin bir dileğin, Bana ulaşmayı dilemen, Benim senin ruhunu Kendime ulaştırmam için yeterlidir.”

Allah’a ulaşmayı dileyen kişi mürşidine ulaşmadan ölse, o da cennete girer. Kişi mürşidine ulaştıktan sonra ölürse o da cennete girer. Ruhunu Allah’a ulaştırdıktan sonra ölürse o da cennete girer. Ama Allah’a ulaşmayı dileyip ölen kişi 1. kat cennete, ondan sonraki devreyi yakalayan, mürşidine tâbî olduktan sonra ölen kişi 2. kat cennete, ruhunu Allah’a ulaştıran kişi 3. kat cennete konulur. Bunlar birbirinden farklı sonuçlardır. Ama Allahû Tealâ’nın kapıları herkese açık.

Kim Allah’a ulaşmayı diler de ömrü vefa ederse Allah onu mutlaka Kendisine ulaştırır. O, 3. kat cennetin sahibi olur. Ama Allah’ın verdiği ömür buna yetmeyebilir. O zaman bir kişi hangi noktadaysa, Allah’a ulaşmayı dileyip ölmüşse 1. kat cennete girer. Daha uzun süre yaşamışsa, mürşidine ulaşıp tâbî olduktan sonra ölmüşse 2. kat cennete girer. Ruhu vücudundan ayrılır, ruh yoldayken ölen herkes 2. kat cennete girer. Ama kimin ruhu Allah’a ulaşmışsa onların gideceği yer 3. kat cennettir.

Allahû Tealâ hiç kimseyi karşılıksız bırakmaz. İnsanların gayretlerine göre Allah’ın bir hediyesi vardır. İşte bu hediye, kişinin gayretine dayalıdır. Ama ilk üçü Allah’ın ni’meti olduğu cihetle çok önemli bir fonksiyonel durum ifade eder. Allah onları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka cennetine alır.

Öyleyse cennetle cehennemi ayıran ayraç, Allah’a ulaşmayı dilemek ya da dilememektir. Kalpten Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi, bu dileğin hemen arkasından ölse, onun gideceği yer cennettir. Ama insanlar bunu bilmiyorlar. Bir insan düşünün; İslâm’ın 5 şartını da yerine getiriyor. Namaz kılıyor, oruç tutuyor, zekât veriyor, hacca da gitmiş, kelime-i şahadet de getirmiş. İnsanlar bu kişinin mutlaka cennete gideceğini zannediyorlar.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Benim söylediklerim tartışılacaktır; Kur’ân’a bakın. Hiçbir sözüm Kur’ân’a aykırı olamaz.” Kur’ân’a baktığımız zaman Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilemeyen bir kişinin gideceği yerin cehennem olduğunu görüyoruz. Demek ki insanları kurtaran şey kuru kuruya Allah’a inanmak değil, bu inancı kuvveden fiile çıkarmak yani Allah’a ulaşmayı dilemek. Dilemeyen kişinin cehennemden kurtulması hiçbir şekilde mümkün değildir. Yani inanç. Kişi Allah’a inanıyor. İnanıyor diye Allahû Tealâ onu cennetine kabul etmiyor.

İnanmak yetmez. İnanca mutlaka bir ilâve yapmak mecburiyetindesiniz. O, bir dilektir; Allah’a ulaşmayı dilemek. Dilemeyen kişi Allah’a inanıyorsa, Allah’a inanan birisi olduğu cihetle mü’mindir ama gideceği yer cennet değildir, cehennemdir. Öyleyse mü’min olmanın standartlarına baktığımız zaman Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minler, Allah’a ulaşmayı dilemeyen mü’minler diye iki tarz mü’min ortaya çıkıyor.

Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi, mü’min standartlarında cehennemden mutlaka kurtulan birisidir. Allah’a inanan ama Allah’a mülâki olmayı dilemeyen bir insansa Allahû Tealâ’nın standartları içinde amelleri boşa gideceği için cennete giremez. Allahû Tealâ, Kehf Suresinin 105. âyet-i kerimesinde Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin amellerinin boşa gideceğini söylüyor:

-18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).
İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.

Öyleyse amelleri boşa gidiyorsa kişinin kazandığı derecat yoktur. Kaybettikleri sebebiyle kişinin gideceği yer cehennemdir. Allahû Tealâ Mulk Suresinde şöyle söylüyor:

-67/MULK-8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzı), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).
(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.

-67/MULK-9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey’(şey’in), in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).
Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

“Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak gibi olur. Herbir grup oraya (cehenneme) atıldığında, cehennem bekçileri onlara: ‘Allah’a ulaşmayı dileyin. Dilemezseniz, gideceğiniz yer cehennemdir, diyen bir nezir size gelmedi mi?’ diye sorarlar.”

İşte bu devirde de biz bu görevle görevliyiz. Hepinize diyoruz ki: Allah’a ulaşmayı dileyin. Dilemezseniz gideceğiniz yer cehennemdir. Bunu öğrenen herkes başkalarına söylemelidir. İkaz etmelidir. Onlara: “Ey benim azîz kardeşim! Gördüğüm kadarıyla sen İslâm’ın 5 şartını yerine getiriyorsun. Çok güzel. Allah razı olsun. Ama bununla cehennemden kurtulacağını zannediyorsun. Burada problemin başlıyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin cehennemden kurtulması mümkün değildir.” deyin.

Bir dilek, amellerin boşa gitmesine mâni olur. Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin amelleri boşa gider. Allah’a ulaşmayı dileyenlerse Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minlerdir. Öyleyse bir Allah’a ulaşmayı dilemeyenler var. Onlar, Allah’a inansalar da cennete giremeyecek olan îmân sahipleri mü’minlerdir. Îmân kendi başına hiç kimseyi cehennemden kurtaramaz. Eğer bu kişi Allah’a îmân eder de Allah’a ulaşmayı dilerse o zaman amelleri boşa gitmez. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi, Kehf Suresinin 105. âyet-i kerimesine göre amelleri boşa giden kişidir. Amelleri boşa gitmişse, amelleri sebebiyle hiçbir derece kazanamayan kişinin, günahları sebebiyle kaybettiği yüz binlerce dereceyi kazanabilmesi mümkün değildir.

İşte Allahû Tealâ’nın ifadesi; nezir (Allah’a ulaşmayı dileme davetçileri) bütün kavimlere mutlak olarak gelir. Çünkü Mulk Suresinin 8., 9., ve 10. âyetleri, onlara mutlaka nezirin gelmiş olduğunu ifade ediyor. Cehennem bekçileri yani cehennemde vazifeliler onlara diyor ki: “Size nezir (ikaz edici, uyarıcı); ‘Allah’a ulaşmayı dilemezseniz gideceğiniz yer cehennemdir.’ diyen birisi geldi mi, gelmedi mi?’ Onlar da derler ki: ‘Evet, and olsun ki bize nezir geldi. Ama biz onu yalanladık. ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir.’ dedik. Ve ‘Siz büyük bir sapıklık içindesiniz.’ dedik.” Ama bunun sonu hüsrandır. Nitekim Mulk Suresinin 10. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: “Ve sonunda derler ki: ‘Eğer biz işitmiş ve akıl etmiş (idrak etmiş) olsaydık; burada ateş ehlinin içinde mi olurduk?”

-67/MULK-10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na’kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).
Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.

Allahû Tealâ bütün kavimlere, onların içinden nezir mutlaka gönderir. Her kavimde, zamanın bütün parçalarında mutlaka Allah’ın bir neziri vardır. Bütün zaman parçalarında mutlaka Allah’ın bir resûlü de vardır. Resûller aynı zamanda nezirdirler. Ama her nezir, resûl değildir.

Allahû Tealâ’nın bu muhtevada söylediği şeyler, son derece açık ve kesin hakikatleri vurguluyor. Allah’a ulaşmayı dileyenler, sadece onlar cehennemden kurtulabilir. Bu kurtuluş, o kişinin 1. kat cennete gitmesini sağlar. Kişi Allah’a ulaşmayı dilemiş, ölmüş. Ama bu kişi yaşamışsa mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemişse, Allah ona mürşid sevgisi de verecektir. O kişi hacet namazını kıldığında mürşidini görecektir. Kalpten gelen bir taleple mutlaka mürşidine ulaşacaktır. Tâbî olup da ondan sonra ölürse 2. kat cennetin sahibi olacaktır. Buysa ona büyük bir ferahlık verecektir. Tâbiiyetinden sonra nefs tezkiyesine başlayacaktır. Nefs tezkiyesinin 7 tane katı ruhunun aşmasına sebebiyet vereceği cihetle, 7 tane katı ruhunun aşması ve Allah’a ulaşması halinde bu kişinin gideceği yer 3. kat cennettir. Buraya kadar olan bu imkânlar herkese Allahû Tealâ tarafından karşılıksız olarak ikram edilir. Yani insanlardan her kim Allah’a mülâki olmayı dilerse o, mutlaka ruhunu Allah’a ulaştıracaktır.

Nezir, mutlaka bütün insanlara ulaşır ve her devirde, bütün kavimlerde nezirler mutlaka vardır. Söylerler ama birçok insanın bir kulağından girer, öbür kulağından çıkar. İslâm’da da aradan asırlar geçtikten sonra dejenerasyon oluşmuş ve İslâm’ın 5 şartıyla insanların kurtulacağı masalına insanlar inanmışlar. Bu 5 şarta bir altıncısı; Allah’a ulaşmayı dilemek, bir yedincisi zikir mutlaka eklenmelidir. İslâm’ın şartı 5 değil, 7’dir.

Kur’ân-ı Kerim 7’li bir esas üzerine dizayn edilmiştir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek, zikir yapmak, Allah’a ulaşmayı dilemek, bu 7 şartın sadece bir tanesi, bir dilek; Allah’a ulaşmayı dilemek bütün insanları mutlaka kurtarır. Ama görüyorsunuz ki; İslâm’ın 5 şartı içinde Allah’a ulaşmayı dilemek yok.

İslâm’ın 5 şartını yerine getiren bir kişi, Allah’a ulaşmayı dilemedikçe hiçbir şekilde cehennemden kurtulamaz. Allahû Tealâ Bakara Suresinde diyor ki:

-2/BAKARA-137: Fe in âmenû bi misli mâ âmentum bihî fe kadihtedev ve in tevellev fe innemâ hum fî şikâk(şikâkın) fe se yekfîke humullâh(humullâhu), ve huves semîul alîm(alîmu).
Eğer onlar da sizin O’na (Allah’a) îmân ettiğiniz gibi îmân etselerdi, muhakkak ki hidayete ererlerdi. Ve eğer (yüz çevirirlerse) dönerlerse, mutlaka bir ayrılık içindedirler (Allah’ın yolundan ayrılmışlardır). Allah, (onlara karşı) sana kâfi (yeterli)dir. O, (herşeyi işiten ve bilen) Semîul Alîm’dir.

“Eğer onlar da sizin O’na (Allah’a) îmân ettiğiniz gibi (ruhlarını Allah’a ulaştırmayı dileyerek) îmân etselerdi muhakkak ki hidayete ererlerdi.”

Hiç kimse Allah’a ulaşmayı dilemeden ruhunu Allah’a ulaştıramaz. Çünkü Allahû Tealâ, dileği kuluna emir olarak vermiş. Allah’a ulaşmayı dilemek, cehennemden kurtulmanın birinci şartıdır. İslâm’ın 7 safhasının birincisidir. Yok, kişi Allah’a ulaşmayı dilememiş; bu kişi hiçbir şekilde Allah’ın cennetine giremez. Ne olursa olsun; ne yaparsa yapsın, Allah’a ruhunu ulaştırmayı dilemedikçe, bu kişi hiçbir şekilde Allah’ın cennetine giremez. Üniversiteler bitirmesi, doçent olması, profesör olması, insanlara dîn öğretmesi, hiçbir şey ifade etmez. Kendini cehennemden hiçbir şekilde kurtaramaz.

Bakara Suresinde Allahû Tealâ diyor ki:

-2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki; kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” dediler.

“Onlar ki; kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman ‘Biz muhakkak ki Allah içiniz ve muhakkak ki O’na döneceğiz.’ dediler.”

“ellezîne: onlar ki
izâ: olduğu zaman
esâbethum: isabet ettiği zaman
musîbetun: bir musîbet
kâlû: derler ki
innâ: muhakkak ki biz
lillâhi: Allah için
ve innâ: ve muhakkak ki
ileyhi: O’na
râciûn: rücu edeceğiz (geri döneceğiz).”

-2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
Onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar var ya), Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, hidayette olanlardır.

“Ulâike aleyhim salâvâtun: onlar ki üzerilerine salâvât vardır
rabbihim: Rab’lerinden
ve rahmetun: ve rahmet vardır
ve ulâike hum: ve işte onlar
el muhtedûn: hidayet üzere olanlardır, hidayete erecek olanlardır, hidayette olanlardır.”

Görülüyor ki; Allah’a ulaşmayı dilemek ve de dünya hayatında ruhu Allah’a ulaştırmak, Allahû Tealâ’nın temel emridir. “İrciî ilâ rabbiki; Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş.” ifadesi, kesin olarak bunu ifade ediyor.

Allahû Tealâ Rûm Suresinde buyuruyor ki:

-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

“Munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na yönel ve O’na karşı takva sahibi ol.

ve ekîmûs salâte: ve namaz kıl.

ve lâ tekûnû minel muşrikîn: ve müşriklerden olma.”

Allah’a yönelmek, konunun başlangıcıdır. Bu yönelen kişi Allah'tan mürşidini soracaktır. Allahû Tealâ ona mutlaka mürşidini gösterecektir. Bu kişi mürşidine ulaşacak ve mürşidine tâbî olacaktır. Tâbiiyetin muhtevası içinde tâbî olduğu an, mürşidi gerçek mürşidse ruhu mutlaka Allah’a ulaşmak üzere kendisinden ayrılacak, o mürşidin bulunduğu dergâha ulaşacaktır. Oradan da ana dergâha (devrin imamının dergâhına) ulaşacak ve de oradan herkesle beraber 7 tane gök katını birer birer aşacak, ruhunu neticede mutlaka Allah’a ulaştıracaktır.
İşte Bakara Suresinin 156. âyet-i kerimesindeki “innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” ifadesi;

“innâ: innenâ’nın kısaltılmışı
innâ: muhakkak ki
nâ: Biz
ileyhi: O’na
râciûn: rücû edeceğiz, edecek olanlarız.”

Kim buna inanmışsa, ruhunu ölmeden evvel mutlaka Allah’a ulaştıracağına îmân etmişse, bilecekler ki bütün musîbetler Allahû Tealâ’nın bir imtihanıdır. Her musîbete uğrayışta, bir kötü olayla karşılaştıklarında bunu söyleyecekler: “Biz mutlaka Allah’a döneceğiz, ruhumuzu mutlaka Allah’a ulaştıracağız.” Ulaştırmamaları mümkün mü? Mümkün değil.

Kim Allah’a mülâki olmayı dilerse o kişi ruhunu Allah’a ulaştırmaz, Allah onun ruhunu mutlaka Kendisine ulaştırır. O kişiye öyle kısa bir hayat vermiştir ki; kişi görevlerini yapamadan, hedefe ulaşmadan ölmüştür. Bu önemli değil. O kişi önemli olanı yapmıştır. Ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemiştir. Bu, o kişinin dilediği anda cehennemden kurtulmasını ifade eder. Allah’a ruhunu ulaştırmayı dileyen kişi bu dilekten sonra ölürse onun gideceği yer 1. kat cennettir. Yaşasaydı ne olacaktı? Mürşidine ulaşacaktı. Mürşidine ulaştıktan sonra ölürse gideceği yer 2. kat cennettir. Yaşadı, ruhunu Allah’a ulaştırdı öldü; gideceği yer 3. kat cennettir. Yetmez, bu kişi zikrini 18 saate çıkardı, fizik vücudunu Allah’a teslim etti ve öldü; gideceği yer 4. kat cennettir. Daimî zikre ulaştı ve öldü, ulûl’elbab oldu; 5. kat cennete girer. Tövbe-i Nasuh’la Allahû Tealâ ona tövbe ettirdi, ondan sonra öldü; 6. kat cennete girer. İradesini de Allah’a teslim etti, ondan sonra öldü; bu kişi 7. kat cennete (Adn cennetine) girer.
Bütün insanlar için Allah’ın indinde bir hedefe ulaşma söz konusudur. Allah’a ulaşmayı dilemekle birlikte kurtuluş başlar. Bundan sonraki devre, Allahû Tealâ’nın bir hediyesidir. Kişi Allah’a ulaşmayı diledi diye Allah onu mutlaka Kendisine ulaştıracaktır. Eğer kişi Allah’a ulaşmayı dileyip fakat mürşidine ulaşmadan ölmüşse 1. kat cennetin sahibidir. Mürşidine tâbî olup ruhunu Allah’a ulaştıramadan evvel ölmüşse 2. kat cennetin sahibidir. Ruhunu da Allah’a Allah ulaştırmışsa, ondan sonra ölmüşse kişi 3. kat cennete nail olur. Bu, bütün insanlara Allah’ın hediyesidir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; konumuz burada tamamlanıyor. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada bitiriyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

Günün Ayeti

İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.
Fetih, - 4

Hava Durumu

ANKARA ANKARA
BURSA BURSA
İSTANBUL İSTANBUL
İZMİR İZMİR

Online Ziyaretci

Şu anda 2 konuk çevrimiçi

Ezan Vakti

Anket

Allaha ulaşma dileğini hiç duydunuz mu?