Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz.Konumuz: İradeler; cüz’i irade, küllî irade ve İlâhi İrade.
Kavram tayinini baştan devreye sokarsak eğer, kişisel irade cüz’i iradedir. Herkesin dilediğini yapmakta serbest olduğu, kendisine kullanılmak üzere verilen bir iradesi vardır. Bir insan dilediği herşeyi yapmak serbestisinin sahibidir. Bu ona dilediği bir şey gerçekleştiği zaman derecat kazandırabilir ama bunun aksi olarak da öyle şeyler vardır ki; o kişi onu yaptığı zaman derecat kaybeder.
Başkalarına zarar verecek olan bütün davranış biçimleri, kişiye derecat kaybettirir. Allah’a karşı gelmek, isyan etmek, günah işlemek kısa bir ifadeyle, insana derecat kaybettirir. Öyleyse kişisel irade, bu kişisel iradenin davranış biçimleri sebebiyle derecat kazanabilir veya kaybedebilir.
İlâhi İrade Allah’ın iradesidir. Allah neyi dilerse o mutlak olarak gerçekleşir. Allahû Tealâ sadece “Ol!” der. “Ol!” demesi o şeyin oluşması için yeterlidir. İşte Allahû Tealâ’nın “Ol!” deyişiyle yaratılan bir kâinat; 100 milyar galaksi, 100 milyar galaksinin herbirinde 100 milyar yıldız… Sonsuzluğu düşünebiliyor musunuz sevgili kardeşlerim? İşte Allah böyle yaratır. Bizim dünyamız, bu sonsuzlukta bir küçücük noktadır. 40 bin kilometre çevresi olan, ekvatoru olan bir dünya dizaynı ve küçücük bir nokta.
O, sonsuzlukların Rabbidir ve Kur’ân-ı Kerim’inde buyuruyor ki: “Yerlerdeki insanlar, göklerdeki insanlar, ikisinin arasındaki insanlar.”
-19/MERYEM-65: Rabbus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ fa’budhu vastabir li ibâdetih(ibâdetihî), hel ta’lemu lehu semiyyâ(semiyyen).
Semaların, yeryüzünün ve ikisinin arasındakilerin Rabbidir. Öyleyse O’na kul ol! O’nun kulluğunda sabırlı ol! O’nun İsmi’yle isimlendirilen (bir kimse) biliyor musun?
Her gezegene göre bu tarif değişir. Göklerdeki insanlar, bizim dünyamızın dönüş standartlarında bize göre yukarıda olanlar. Ama her gezegene göre yukarıda olanlar ve aşağıda olanlar, sağda olanlar ve solda olanlar, önde olanlar, arkada olanlar her yıldıza göre değişkenlik gösterir.
Allahû Tealâ nasıl bir dizayn kurmuş ki; milyarlarca seneden beri dünya, güneşin etrafındaki yörüngesinde dönmektedir ve eliptik bir yörünge üzerinde ne güneşe yapışmakta ne de ondan kurtulup boşluğa uçmaktadır. Allahû Tealâ dünyaya verdiği hızla, dönüş hızını öyle bir dizayn içerisine sokmuştur ki; o eliptik yörüngede dünya, güneşin etrafında kesintisiz bir şekilde dönecektir. Ta ki kıyâmet günü gelsin de bu dengeyi bozucu olan bir sistem oluşsun. O güne kadar öyle kusursuz, mükemmel bir sistem ki; dünya hep güneşin etrafında dönüşüne devam edecektir.
İşte dünyayı güneşin etrafında döndüren, ayı da dünyanın etrafında döndüren güç, İlâhi İrade’nin gücüdür.
Allahû Tealâ’nın kâinatı yaratması insan içindir. Buyuruyor ki:
-45/CÂSİYE-13: Ve sahhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minh(minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.
Allahû Tealâ: “Bütün göklerde ve arzlarda yarattığımız herşeyi ey insanlar, sizin için yarattık.” diyor.
İnsan, şu yaratılan kâinatta Allah’a en yakın mahlûktur. Melekler de cinler de insandan daha yakın değildir. Neden? Çünkü Allahû Tealâ sadece insan adı verilen bu mahlûkuna ruhundan üfürmüştür. Bütün kâinatta Allah’ın yarattığı melekler de cinler de dahil olmak üzere -ki cinlerin arasında şeytanlar da var, isterseniz ona şeytanları da ilâve edelim- melekler, cinler, şeytanlar, hayvanlar, kuşlar, balıklar, sulardaki, göklerdeki ve yerlerdeki bütün varlıklar ve insan… Onların en üstünü insandır çünkü insan, Allah’ın ruhunu bünyesinde taşımaktadır.
Allahû Tealâ’nın “Biz herşeyi zıttıyla kaim kılarak çift yarattık.” sözü gereğince Allahû Tealâ bize ruhundan üfürdüğü zaman bir de nefs ilâve etmiştir.
-51/ZÂRİYÂT-49: Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz.
Ruh, %100 hasletlerle dolu bir müessesedir. Allahû Tealâ’nın bize ihsanıdır, ni’metidir. Nefs ise %100 afetlerle dolu bir sistem olarak onun zıttı vücuda getirilmek suretiyle insan dengeye getirilmiştir.
İkinci bir denge kurulur mu? Evet, çünkü Allahû Tealâ ruhu Kendisine geri istiyor. Ne zaman ruhumuz vücudumuzdan ayrılırsa, o zaman sadece nefs kalır. İşte bu nefsin afetlerini yarıya kadar yok etmeyi de (aynı dengeyi kurmak üzere) Allahû Tealâ garanti etmiştir. Başlangıçtaki dengenin, nefs %100 afetlerle dolu, ruh %100 hasletlerle dolu dengesinin (terazinin 2 tarafı birbirine eşit) ruhu Allahû Tealâ’ya gönderdiğimiz zaman, ruh bizden ayrıldığı zaman geriye nefsimiz kalıyor, fizik vücudumuz kalıyor. Bu denge sağlanana kadar, nefsimizin kalbindeki nurlar %50’yi aşana kadar, Allahû Tealâ bizim şeytanla ilişkimizi tamamen kesiyor. Öyle bir paratoner, öyle bir perde, öyle bir engel getiriyor ki; ruhumuz Allah’a ulaşmayı diledikten sonra Allah’a ulaşana kadar geçecek olan 7-8 aylık devre içerisinde şeytanın bize hiçbir şekilde yaklaşmasına, Allah’ın koyduğu o koruma sistemi müsaade etmiyor. Şeytan bu sebeple bize hiçbir şey yapamıyor. Ne zamana kadar? Ta ki ruhumuz Allah’a ulaşsın.
Her gök katında ruhumuzun seyr-i sülûku, %7’lik bir nur birikimini ifade eder. 7 defa %7, %49 eder. Başlangıçta Allah’ın nefsimizin kalbine gönderdiği, mürşidimize tâbî olmadan evvel gönderdiği, göğsümüzü yararak, göğsümüzden kalbine yol açtıktan sonra ilk gönderdiği öncü nurlar %2 rahmet nurudur. Bununla beraber 7 defa %7, %49 eder. %51 nura ulaştığımız nokta, ruhumuzun Allah’a ulaştığı noktadır. O zaman başlangıçta; 1. katta %7, 2. katta %7, 3., 4., 5., 6., 7. katlarda %7 nur birikimi %49 eder. 2 de baştan Allahû Tealâ’nın bize ulaştırdığı, göğsümüzü yardığı zaman ilk ulaştırdığı öncü nurlar, %2 rahmet; nefsimizin kalbini %51 nurlarla kaplar.
Allah bu %51 dengeyi, yarı yarıya olan dengeyi (biraz daha torpilli geçmiş, %1 fark ettiriyor.) sağlayana kadar şeytanın bize tesir etmesine kesinlikle engel oluyor. Tam aksine bu devre, dünyada en fazla mutluluğu yaşadığımız devredir. Bir insan hayatının Allah’a ulaşmayı diledikten sonra (mürşidine tâbiiyet de dahil olmak üzere) geçirdiği 7 tane gök katını ruhunun aşıp Allahû Tealâ’nın Zat’ına ulaşması olayı (vuslat olayı), o kişinin dünya hayatında yaşayabileceği en büyük mutluluktur. 7-8 aylık bu mutluluk, daimî zikre ulaştıktan sonra dahi yaşayamayacağınız çok özel bir muhteva taşır. Demek ki Allahû Tealâ o sırada öyle bir tesir icra ediyor ki; insanın üzerinden üzüntüleri, sıkıntıları seyr-i sülûk boyunca bütünüyle alıyor.
Seyr-i sülûk, ruhun Allah’a yaklaşımı ve ulaşmasıdır. Sâlikler, seyr-i sülûkta olanlardır. Yani uhlarını Allah’a ulaştırmak üzere mürşidlerine vasıl olmuş, onun elini öpmüş, önünde diz çöküp tövbe etmiş, Allah’tan sorarak mürşidine ulaşmış olan bu insanların ruhları vücutlarından ayrılarak Allah’a doğru -hangi dergâhtan olurlarsa olsunlar- yola çıkmıştır. O yola çıkanların hepsi, o dergâhtan ayrılarak mutlaka devrin imamının ana dergâhına ulaşırlar.
Bütün ruhlar bir tek yolculuk yaparlar, tek bir kafile. İkinci bir kafile hiç olmamıştır. Allah’a doğru 7 tane gök katını aşan ve Allah’a 7. katta 7 tane âlem geçtikten sonra ulaşmak üzere Sidretül Münteha’ya vasıl olan, Sidretül Münteha’dan dikey bir yolculukla Allah’ın Zat’ına ulaşıp Allah’ın Zat’ında yok olan Allah’ın ruhu. İşte fenomen budur.
Allahû Tealâ bütün insanların ruhlarını Allah’a ulaştırmasını emreder. Bu, onların nefslerinin %51 temizlenmesine bağlıdır. Çünkü kişinin nefsindeki afetler %7 azalmadıkça ruh, zemin kattan 1. kata ulaşamaz. Daha başlangıçtaki %2 rahmet nurunu da buna eklersek, 1. hamlede %9 nur birikimi olmadıkça kişinin ruhu zemin kattan 1. gök katına ulaşamaz, çimenlerde secdeyi yapamaz. Bu kişinin nefsinin kalbinde başlangıçtaki %2’yi devre dışı bırakalım, sonradan hesaba katmak üzere, çünkü başlangıçta giren nur, rahmet nurudur.
Allahû Tealâ insanların göğüslerini yardığını, göğüslerinden kalplerine nur yolu açtığını söylüyor. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onun göğsünü yarıyor, göğsünden kalbine nur yolunu açıyor:
-6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine pislik (azap, darlık, güçlük) verir.
“Fe men yuridillâhu en yehdiyehu: Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse
yeşrah sadrehu lil islâmi: Onun göğsünü İslâm için yarar şerh eder.”
İşte Allah’ın göğsünü yardığı yani göğsünden o kişinin manevî kalbine bir yol açtığı bir insan bu. Kimmiş o? Özelliği; Allah kimi yani kimin ruhunu Kendisine ulaştırmayı dilerse.
Demek ki bir dilek gerekiyor: Allah’a ruhu ulaştırmak dileği. Böyle bir dilek olmazsa sadece cüz’i iradeyle yaşarsınız, size verilen iradeyle neler yapmak isterseniz onları yapabilirsiniz. Ama ruhunuzu küllî irade devreye girmeksizin hiçbir zaman Allah’a ulaştıramazsınız. Bu ulaşmayı İlâhi İrade (Allah’ın iradesi) gerçekleştirecektir. İlâhi İrade ile cüz’i iradelerin hepsinin toplamı küllî iradeyi oluşturur.
İradî yapı, insanın iradesini kullanmasıyla gerçekleşen bir merdivenin basamaklarını çıkmak gibidir. Allah’a ulaşmayı diler insan; bu, konunun başlangıcıdır. Allahû Tealâ onu, Allah’a ulaşmayı gönülden dileyen herkesi hacet namazını kıldığında mutlaka mürşidini o kişiye göstererek bir hedefe ulaştırır: Mürşid.
Mürşid, insana Allah’ın cereyanının geçmesini sağlar. O da o cereyanı kendi mürşidinden almıştır. İlk cereyan, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Hira Dağı’ndaki Nur Mağarası’nda gelmiştir. Cebrail (A.S) bembeyaz elbiselerle bir insan hüviyetinde, ansızın, birden bire Peygamber Efendimiz’in karşısında belirmiştir. O’na doğru bir adım atmıştır ve “İkra’!’” demiştir “Oku!” Peygamber Efendimiz (S.A.V) o güne kadar hiç görmediği birisinin karşısına çıkması ve böyle bir sözü söylemesi sebebiyle şaşırmıştır ve verdiği cevap çok açık bir şekilde gerçeği ifade ediyor: “Ikra'' bismi rabbike.” Emir. Cebrail (A.S) Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyor ki:
-96/ALAK-1: Ikra' bismi rabbikellezî halak(halaka).
Yaratan Rabbinin İsmi ile oku.
“Rabbinin İsmi ile oku.”
İyi ama Peygamber Efendimiz (S.A.V) okumak bilmiyor, diyor ki: “Ben ümmîyim. Okuma yazma bilmiyorum.”
Cebrail (A.S) sanki hiç duymamış gibi bir adım daha atıyor ve “İkra’!’: Oku!” diyor. 2. defa. Peygamber Efendimiz (S.A.V) gene: “Ben okumak bilmiyorum.” diyor.
O okumayı bilmeyen Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Peygamber Efendimiz, ömrü boyunca Kur’ân-ı Kerim’i okumuştur. Baştan sona kadar bütün Kur’ân-ı Kerim’i Allahû Tealâ O’nun kalbine nakşetmiştir, O’nun kalbine yerleştirmiştir. Her sözü Kur’ân’dandır. Okumak yazmak bilmiyordu. Evet, kâğıt üzerindeki harflerden okuma yazmayı bilmiyordu ama Allahû Tealâ Cebrail (A.S) vasıtasıyla O’nun kalbine bütün Kur’ân’ı yazdı. O, ömrü boyunca hep Kur’ân’dan emirlerini verdi. Hep Kur’ân’ı anlattı bütün sahâbeye, bütün Kur’ân’ı anlattı.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’ya ne kadar hamdetsek şükretsek azdır ki; O’ndan 14 asır sonra Allahû Tealâ bize de Kur’ân’ı öğretti. Bize öğrettiği Kur’ân’la biz Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in milyonda biri bile olamayız. O, Peygamber’dir. Ama dünyadaki en büyük mutluluğu bize veren şey, 6900 sayfalık bir Kur’ân-ı Kerim külliyesini Allahû Tealâ’nın bize hazırlatmasıdır. Hamdolsun ki; 19 ciltlik Kur’ân-ı Kerim’imiz tamamlanmıştır. Dünyadaki 19 ciltlik en büyük Kur’ân-ı Kerim dizaynı bize aittir ve bilgisayarımızda da mevcuttur. Herkesin istifadesine sunduk. Özellikle isteriz ki; okunsun ve tenkit edilelim. Tenkit edilelim ki; Allahû Tealâ’nın bize neden öyle yazdırdığını izah edelim.
Cebrail (A.S) Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e 3 defa “İkra’!’” deyip de üçünde de “Ben okuma yazma bilmiyorum.” cevabını alınca Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e sımsıkı sarıldı. Allah’ın cereyanı şiddetli bir şekilde ikisini büyük bir titremeyle sarstı. Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir nevi baygınlığa girdi. Bu, gelen cereyanın bir Peygamber’e verilen en üst seviyedeki tesiri idi. Örtülere büründü, üşüme geldi üzerine, titremeye başladı. Cebrail (A.S) O’nunla bütün Kur’ân-ı Kerim’i Allahû Tealâ’nın öğretmesine kadar sık sık meşgul oldu.
Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’i Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in kalbine nakşetti. Peygamber Efendimiz (S.A.V) 63 yıllık hayatında, ömrü boyunca hep kalbindeki Kur’ân-ı Kerim’i okudu. İnsanlara Kur’ân-ı Kerim’i öğretti. Öyle bir nesil yetiştirdi ki; onlar da öğrendiklerini etrafındakilere anlattılar, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanlara tâbî oldular. İşte onlara tâbiîn deniyor. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ ensar ve muhacirînden bahsediyor:
-9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Ensar, Medine’deki yardımcılar. Muhacirîn, Mekke’den Medine’ye göç edenler. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ ensara ve muhacirîne tâbî olanlardan bahsediyor. İşte onlara tâbiîn deniyor. Ensar ve muhacirîn en tabiî standartlarda, bir Peygamber’e tâbî olmuşlar. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Peygamber Efendimiz, Son Nebî idi, Son Peygamber’di. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.
“O aranızdan hiçbir erkeğin babası değildir. O, Allah’ın Resûl’üdür ve Nebîler’in Hatemi’dir, Sonuncusudur. Nebîlik O’nunla hitam bulmuştur.” buyuruyor.
İşte O, Son Peygamber. O’na tâbî olanların bir kısmı Medine’den gelenlerdi. Orada, ağacın altında tövbeyi yapanlar onlardı. Allahû Tealâ diyor ki:
-48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
“Akabe’de Sana biat ettikleri zaman onların elleri üzerinde Allah’ın eli vardı.” diyor.
Ne demek bu?
Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’de tecelli ediyor. Tecelli, elleri de dahil olmak üzere bütün vücudunu kaplıyor. Bu tecelli kişide oluştuğu zaman Allah’ın cereyanı Resûl’ün vücudunda toplanır ve oradan el öpen herkese ulaşır. Bu cereyan geçmesi, birçok insanda cezbe adı verilen bir titreşim vücuda getirir.
İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V) Cebrail (A.S)’ın üst üste 3 defa şiddetle sarsılmasından sonra, O da cezbe almaya başladı. O’ndan sonra tâbî olanlar, O’ndan evvel tâbî olanlardan bir kısmı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in elini öptükçe, o cereyanı aldılar. Onlar da sarsılmaya başladılar.
Bu cereyan bugüne kadar gelmiştir. Bu cereyan bize de geçmiştir. Bu cereyan bizden kardeşlerimizin bir kısmına da geçmiştir. Bunu da söyleyelim ki; cezbe herkeste oluşmaz ama cezbenin oluşması bir üstünlük değildir. Sakın cezbesi olmayan kardeşlerimiz üzülmesinler. Cezbe, Allahû Tealâ’nın katında bir üstünlük işareti değildir. Allahû Tealâ bazı vücutları cezbeye müsait olarak yaratmıştır. Hikmetinden sual olunmaz. Niçin öyle olduğunu bilmiyoruz. Bazı vücutları da cezbe almayacak hüviyette yaratmıştır. Cezbesi olmayanlar bu açıdan üzüntü duymamalıdırlar. Allahû Tealâ dileseydi onları da cezbe alabilecek bir hüviyette yaratırdı. Yaratmasında mutlaka Allah’a göre bir hikmet vardır. Ama bu hiç kimse tarafından üzüntü konusu edilmemelidir.
Cezbeyi vücuda getiren İlâhi İrade’dir. Dilediğinde cezbeyi oluşturur. Kişi “Allah” kelimesini kullanarak sarsılır. Her Allah dediğinde sarsılmaz. Allah dilediği zaman onu sarsar. Allah kelimesini o sırada aklından geçirmese bile cereyan geldiği zaman böyle bir isim mutlaka kişinin aklına gelir. Allah Kendisini hatırlatır.
Cezbe, bütün insanlar için gaybten gelen ilk kesin işarettir. Kişi kendisinin hiçbir dahli olmaksızın, bir kuvvetin kendisini şiddetle sarstığını yaşıyor. Bu, dışarıdan bir tesirin kendisine geldiğini o kişiye kesin olarak Allah’ın ispat etmesidir.
İşte İslâm olarak yaşayacak olan bütün insanları Allah’a ısındırmak için yaklaştırmak için cezbe, Allah’ın önemli bir delilidir. Burada kişi ilk sağlam delile ulaşıyor. Kendisinin hiçbir dahli olmaksızın Allah onun vücudunda bir sarsıntıyı oluşturuyor. Böyle bir sarsıntı, o kişi için Allahû Tealâ’nın bir ni’metidir. Bu, Tahkiki îmânın ilk adımıdır. Kişi kendisinde olmayan bir kuvvet tarafından hızla sarsıldığını, en güzel şekilde idrak ediyor. Bu sarsıntı İlâhi İrade’nin (Allah’ın iradesinin) O’nun dilediği kişiler üzerinde varlığını ispat etmesidir. Kişi çok açık bir şekilde, kendisinin hiçbir dahli olmadığı halde vücudunun şiddetle sarsıldığını görür, idrak eder ve Allahû Tealâ’ya sınırsız hamdeder ve şükreder.
Cezbeyi sadece İlâhi İrade verir. Cezbe, Allah ile kulunun direkt ilişkisidir. İlâhi İrade’nin en sağlam, şaşmaz ve inkâr edilemez bir hüviyette kendisini göstermesidir. Allah’ın o kişiyle direkt ilişki kurması demektir. Her sarsıntı, o kişi için Allah’a şükretmenin bir yeni sebebini oluşturur.
İnsanlar cehaletleri sebebiyle “Allah yoktur.” bile diyebilirler. İşte böyle diyen insanların karşısında Allah’tan cezbe alanlar, içlerinden gülümseyerek o insanlara bakarlar ve de acıyarak onların da Allah’ın yoluna girmesi için ellerinden gelen bütün gayreti sarf ederler.
Öyleyse bir yerlere ulaştık. İnsandaki irade cüz’i iradedir. Herkeste bir cüz, bir kişiye ait olan bir irade, Allahû Tealâ tarafından verilmiştir ama o kişiye hasredilmiştir. O kişi bütün yapacaklarını kendi iradesiyle yapar. Önemli mi? Çok önemli. Bir insan derecat kazanırsa veya kaybederse evvel emirde kendi iradesinin sebebiyle derecat kaybeder veya kazanır. Bir başkasına bir kötü davranışta bulunur, derecat kaybeder; bir iyi davranışta bulunur, derecat kazanır. Öyleyse cüz’i irade kişiye derecat kazandıran veya kaybettiren, o kişinin hayatiyetinde en büyük etkendir.
Peki bir başka cüz’i irade tarafından da derecat kaybetmesi veya kazanması mümkün olabilir mi? Evet. Kim ona bir kötülük ederse, o kötülük gören kişi, diğerinin kaybettiği derecatı kazanır. Kötülük yapan derecat kaybeder, kötülüğe muhatap olan, kendisine kötü davranılan kişi de kötülük yapanın kaybettiği derecatı kazanır. Bu başkaları sebebiyle, başka bir cüz’i irade sebebiyle derecat kaybetmektir veya kazanmaktır. Burada her ne kadar kaybetmektir diyorsak da böyle bir şey mümkün değildir.
Başka bir iradenin sizin üzerinizde vücuda getirdiği bir olay sebebiyle siz derecat kaybedemezsiniz ama size bir kötülük ederse derecat kazanırsınız. Size bir iyilik yaparsa derecat kazanamazsınız, kaybetmezsiniz de. Size bir iyilik yapmaları size derecat kaybettirmez, sadece o kişiye Allah’ın derecat vermesine sebebiyet verir. Siz bir başkasına iyilik yaparsanız derecat kazanırsınız ama o kişi sizin yüzünüzden bir derecat kaybına veya kazancına ulaşmaz. Ama kim başka birine bir kötülük yaparsa, kötülük yaptığı kişi derecat kazanır, kötülük yapan kişi derecat kaybeder. Birinin kaybettiği derecat, ötekinin kazandığı derecata daima eşittir. Cüz’i iradeler arasında bu tarz davranışlar oluyor.
İlâhi İrade’yle ilişkilerinizde her zaman İlâhi İrade’nin sahibiniz olduğunu hatırlayın. Sizi yaratan, o İlâhi İrade’dir. Küllî iradeye gelince, bunların hepsinin toplamıdır. Bütün cüz’i iradelerinin toplamı ve İlâhi İrade, küllî iradeyi vücuda getirir.
İradeniz; Allah’ın emirlerini yerine getirmek konusunda sizi zorlayacak olan, onu gerçekleştirmeniz için size tesir edecek olan kuvvettir. İlâhi İrade, bir kötülük yapmayı düşündüğünüz zaman sizi önleyen kuvvettir. O’nunla ilişkiniz üst boyutlara çıktıkça O’nun önleme kuvvetinin ne kadar mükemmel olduğunu birer birer yaşayacaksınız.
Öyleyse Allah ile olan ilişkilerinizde sizi seven bir Rabbiniz olduğunu kesin olarak öğreneceğinizi bilin. Her geçen gün, eğer siz Allah’a yaklaşıyorsanız, ruhunuzu teslim ettikten sonra fizik vücudunuzu teslim ettiğiniz zaman Allah’a daha çok yakınsınız. Nefsinizi teslim ettiğiniz zaman daha çok yakınsınız. İradenizi teslim ettiğiniz zaman en çok yakınsınız. Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde yakîn kademelerinin en üstü Hakk’ul yakîndir.
Allahû Tealâ’nın indinde bütün güzellikler sizler için vücuda getiriliyor. Hepiniz en güzele ulaşmak üzere yaratıldınız. İnsan olarak yaratıldınız. Ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de iradenizi de Allah’a teslim etmek için. Öyleyse dünyadaki en mutlu insanlar ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim edenlerdir. Bu teslimler dizisi bir insanı daha çok, daha çok, daha çok mutlu kılar. Allah’a yaklaştıkça Allah’ın yardımını daha üst boyutta alırsınız.
Sevgili kardeşlerimiz, can dostlarımız, gönül dostlarımız, cüz’i irade, İlâhi İrade ve küllî irade konusundaki anlatacaklarımız burada tamamlanıyor.
Günün Ayeti
Bakara, - 3


