İman ve Küfür
7-1- HUŞU OLUŞMASI
7-1-1- ALLAH'A ULAŞMAYI DİLEMEK (ÂMENÛ OLMAK)
Yeminlerimizi ifa ederek felâha ulaşma, cennete ulaşmaktır. Yüce Rabbimiz, Cennet'e ulaşmayı, 3 yeminimizi yerine getirmemize nefsimizi 7 kademede tezkiye etmemize, ruhumuzu Allah'a vasıl etmemize (ulaştırmamıza), fizik vücudumuzu da Allah'a kul etmemize, bağlamıştır.
Kulun Allah'a varmayı dilemesi onun göğsünün yarılmasına ve kalbinin teslimlere açılmasına sebep oluyor.
-6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine pislik (azap, darlık, güçlük) verir.
Teslimlere kalbi açılan kişi zikir yaparsa kalbine Allah'ın rahmeti nur olarak ulaşıyor.
-39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.
Bu nur o kalpte huşu oluşturuyor.
-57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.
7-2- İSTİANE
Kulun sadece Rabbinden isteyebileceği istiâne adı verilen yardım, kulu Sırat-ı Müstakîyme ulaştırması için isteniyor.
-1/FÂTİHA-4: Mâliki yevmid dîn(dîne).
Dîn gününün MALİK’idir.
-1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allah’ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.
-6/EN'ÂM-87: Ve min âbâihim ve zurriyyâtihim ve ihvânihim, vectebeynâhum ve hedeynâhum ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Ve onların babalarından, zürriyetlerinden (nesillerinden) ve kardeşlerinden onları seçtik. Ve onları Sıratı Mustakîm'e (Allah’a ruhu ulaştıran yola) hidayet ettik (ulaştırdık).
-6/EN'ÂM-88: Zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu min ıbâdih(ıbâdihî), ve lev eşrekû le habita anhum mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
İşte bu Allah’ın hidayetidir. Kullarından dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve eğer şirk koşsalardı, elbette yapmış oldukları şeyler heba olurdu (boşa giderdi).
Hidayet ise Allah'a ulaşmaktır.
-3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).
-6/EN'ÂM-71: Kul e ned’û min dûnillâhi mâ lâ yenfeunâ ve lâ yadurrunâ ve nureddu alâ a’kâbinâ ba’de iz hedânâllâhu kellezîstehvethuş şeyâtînu fîl ardı hayrâne lehû ashâbun yed’ûnehû ilel hude’tinâ, kul inne hudallâhi huvel hudâ, ve umirnâ li nuslime li rabbil âlemîn(âlemîne).
De ki: “Bize fayda ve zarar vermeyen Allah’tan başka şeylere mi dua edelim? Bizi Allah’ın hidayete erdirmesinden sonra, yeryüzünde şeytanların kandırıp, şaşkın bıraktığı arkadaşlarının “bize hidayete gel” diye çağırdığı kimse gibi topuklarımızın üzerinde geriye mi döndürülelim?” De ki: “Muhakkak ki; Allah’a ulaşmak, o, hidayettir ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.”
İstiâne adlı Allah'tan, Allah'a ulaştırması için istenen yardımın, Allah'tan istenilebilmesi sabır ve namazla (Hacet namazı) mümkün olabiliyor. Ve bu namazın kılınabilmesi ancak huşu sahipleri için kolaydır.
-2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
-2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
O (huşû sahipleri) ki; onlar, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.
İşte Hadid Sûresi'nin 16. âyet-i kerîmesi gereğince kişi huşu sahibi olabilmeli ki, hacet namazını kılarak Allah'tan istiane istesin, kendisini Allah'a ulaştıracak olan kişiyi istesin. Allah'a ulaştıracak olan kişiyi (Mürşidi) sadece Allah bilmektedir.
-16/NAHL-9: Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm’e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah’ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.
Bu sebeple istiane sadece Allah'tan istenebilir.
-1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allah’ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.
Hacet namazı kılarak kul, Allah'tan, mürşidini talep ediyor. (İstiane istiyor) Allah kulun duasını yerine getireceğine (kulun huşu sahibi olmasına bağlı olarak ) söz vermiştir.
-2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).
Bu sebeple ona mürşidini muhakkak gösterecektir.
7-3- MÜRŞİDE ULAŞMA VE 7 OLAY
Ancak, kalbi teslimlere açılan, kalbine bu yoldan Allah'ın nuru (Rahmeti) ulaşan, rahmetin ulaşması ile huşu sahibi olan kişiye, Allah mürşidini gösterecektir.
Mürşidini öğrenen kimse bu mürşidin önünde tövbe eder.
-25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet gönderendir).
O zaman o kişi 7 tane ni'metin sahibi olur:
1- Mürşidin ruhu bir muhafız olarak başının üstüne yerleşir.
-40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
-58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hızbullâh(hızbullâhi), e lâ inne hızballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
-13/RA'D-11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde leh(lehu), ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).
Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamlarını koruyan muhafız melekler) vardır. Allah’ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.
2- Bu ruh, (Başımızın üstündeki) vücudumuzdaki Allah'a varmayı çok arzu eden ruhumuzu Allah'a ulaşan yolun başlangıcı olan dergâha götürür .
-78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk’a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah’a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm’i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah’a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.
3. Fizik vücudumuz şeytanın adımlarına tabi olmaktan kurtulup, Allah'a kul olur.
-36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
-36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.
4. Başımızın üzerine gelen resûlün ruhuna ait olan salâvat gelmeye başlar.
-33/AHZÂB-43: Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).
Sizi (nefsinizin kalbini), karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salâvât (vasıtasıyla nur) gönderen, O ve O’nun melekleridir ki O, mü’minlere Rahîm’dir (Rahîm esmasıyla tecelli eden).
5. Günahlarımız sevaba çevrilir. (Mağfiret)
-25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet gönderendir).
6- Salih amellere, ıslâha ulaştırıcı amellere, yani nefs tezkiyesine başlarız.
-40/MU'MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).
Kim seyyiat (şerr, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.
-25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet gönderendir).
7- Kazandığımız deracat eskiden bire 10 iken bire 700 olur.
-2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.
7-4- NEFS TEZKİYESİ
Mürşidin önünde tövbe ile kişinin nefs tezkiyesine başlaması mümkün olur.Böylece; 7 kademede nefs aklanır. Bu kademeler aşağıdadır.
1. EMMARE:
-12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).
2. LEVVAME :
-75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeh(levvâmeti).
Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.
3. MÜLHİME:
-91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.
4. MUTMAİNNE
-89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!
-13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?
5. RADİYE:
-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
6. MARDİYE:
-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
7. TEZKİYE:
-35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salâh(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî), ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).
Bu kademelerde nefs aklanır. Ve 7 kademelik aklanmayı tamamlayan nefs için tezkiye tamamlanmıştır. Ruh ise nefsin her tezkiye kademesinde Sırat-ı Müstakiym üzerinde 1 gök katı yükselir ve Tezkiye adlı 7 inci kademe tamamlanınca ruh Allah'a ulaşır.
7-5- TEZKİYE VE RUHUN VUSLATI
Sırat-ı Müstakiym Allah'a ulaştıran ve Allah'ta son bulan bir yoldur.
-53/NECM-42: Ve enne ilâ rabbikel muntehâ.
Ve münteha (sonunda dönüş), mutlaka Rabbinedir.
Sırat-ı Müstakiym kulları hidâyete erdirir. Hidâyete ermek ise Allah'a ulaşmaktır.
-6/EN'ÂM-87: Ve min âbâihim ve zurriyyâtihim ve ihvânihim, vectebeynâhum ve hedeynâhum ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Ve onların babalarından, zürriyetlerinden (nesillerinden) ve kardeşlerinden onları seçtik. Ve onları Sıratı Mustakîm'e (Allah’a ruhu ulaştıran yola) hidayet ettik (ulaştırdık).
-6/EN'ÂM-88: Zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu min ıbâdih(ıbâdihî), ve lev eşrekû le habita anhum mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
İşte bu Allah’ın hidayetidir. Kullarından dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve eğer şirk koşsalardı, elbette yapmış oldukları şeyler heba olurdu (boşa giderdi).
-3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).
-2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir.” Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan andolsun ki; Allah’tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur.
-18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.
Sırât-ı Mûstakîm'in başlangıcına mürşidin önünde tövbe ederek ulaşan ruh ise, nefsin her temizlenme, arınma kademesinde 1 gök katı yükselerek, 7. ve son kademede nefsin tezkiye olması ile Allah'a vasıl olur. (Ulaşır)
-35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salâh(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî), ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).
-13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
-78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk’a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah’a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm’i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah’a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.
Nefsimizi tezkiye ettikten ve ruhumuzu Allah'a vasıl ettikten sonra Allah'ın kulları arasında kabul edileceğimiz ve ancak böylece, 3 yeminimizi yerine getirmek sureti ile Cennet'e kabul buyrulacağımız Fecr Sûresi'nin 27, 28, 29 ve 30 uncu âyet-i kerîmelerinde açıklanmaktadır.
7-6- CENNETE GİRİŞ
-89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!
-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
-89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.
-89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.
Allah'a ulaşmadan evvel Cennet'e ulaşmak normal olarak söz konusu değildir. Fakat yüce Rabbimiz âmenû olanları, bu dünya hayatında yaşarken Allah'a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenleri cennetine koyacağını söylüyor.
-103/ASR-1: Vel asrı.
Asra yemin olsun.
-103/ASR-2: İnnel insâne le fî husrin.
Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.
-103/ASR-3: İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr(sabrı).
Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.
Vel Asr suresi kurtuluşa ulaşmanın ilk basamağının âmenû olmak olduğunu açıklıyor. Âmenû olan kişi sadece Allah'a ulaşmayı dilemiş olan kişidir. Allah bu dileği onun kalbinde görür, işitir.
1. basamakta olayları yaşar.
2. basamakta olayları karşılaştırır ve meyil başlar.
3. basamakta Allah'a ulaşmayı diler.
-29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).
Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.
Ve Rabbimiz o kişinin kalbine ulaşarak.
4. basamakta Allah'ın resûlüne muhabbet beslemesini engelleyen hicab-ı mesture adındaki perdeyi kaldırır.
-17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).
Rabbimiz bu örtüyü kaldırır.
5. basamakta kulaklarındaki vakrayı alır.
6. basamakta idrak etmesini engelleyen ilâhi bir sistem olan ekinneti alır.
-17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).
O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.
7. basamakta idrak etmelerini sağlayacak olan sistem, ihbat konur.
-22/HACC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtul ılme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl’ün, Nebî Resûl’ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O’na îmân etmeleri, onların kalplerinin O’nu (Allah’ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm’e hidayet edendir.
Yedinci basamak kişiyi âmenû kılar. Bu insanın Allah ile arasında mevcut olan dört yedili basamaktan ilkidir. İnsan kurtuluşa ulaşmıştır. Henüz hidayete ermemiştir. Ama Allah'ın vaadini almıştır. Hac 54'te, Rabbimiz "Muhakkak ki Allah âmenû olanları Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırır." buyurmuştur.
Eğer kişinin ömrü yetmezse bile Allah bu vaadinden dolayı onu cennetine koyacaktır.
7-6-1- MÜ'MİN OLMAK
Bir kişinin mü'min olabilmesi kalbine imân yazılması ile mümkündür.
-58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hızbullâh(hızbullâhi), e lâ inne hızballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
-49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tû’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîûllâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: “Teslim olduk.” deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûlü’ne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah; Gafur’dur, Rahîm’dir.”
Bir kişinin mü'min olabilmesi O'nun ıslâh edici amellere, yani nefs tezkiyesine başlaması ile mümkündür.
-40/MU'MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).
Kim seyyiat (şerr, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.
Bir kişinin hâfizûn olabilmesi, onun başının üzerinde mürşidinin bir muhafız olan ruhunu taşıması ile mümkündür.
-13/RA'D-11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde leh(lehu), ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).
Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamlarını koruyan muhafız melekler) vardır. Allah’ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.
Gördük ki, mü'min olmak, kalbine imân yazılmak, nefs tezkiyesine başlamak ve hâfizûn olmak mürşidin önünde tövbe etmekle mümkündür. Demek ki, kişinin kalbine imân yazılması, nefs tezkiyesine başlaması ve başının üzerinde bir muhafız ruha sahip olması ancak, mürşidin önünde tövbe ettiği zaman mümkün oluyor.
7-6-2- MÜRŞİDİN ÖNÜNDE TÖVBE ETMEK
Normal şartlarda kul 3 yeminini yerine getirdiği zaman ilk teslimi yerine getiriyor, ruhun teslimi. Ama kul, Allahu Zülcelâl Hazretleri'nin âmenû olan kişileri Sırat-ı Müstakiym'e ulaştıracağını vaadetmesi sebebiyle cennetin sahibi olmuştur.
Eğer kul Allah'a varmayı talep etmiş ise, bu sebeple nefsinin göğsü yarılarak kalbi teslimlere açılmışsa, bu sebeple zikir ile Allah'ın rahmeti kalbine ulaşarak kalbinde huşu oluşmuşsa, bu huşu ile hacet namazı kılarak Allah'tan mürşidini sormuş, Allah da ona mürşidini göstermiş ve bu mürşidin önünde tövbe etmiş ise şartlar tahakkuk etmiştir. Ve bu kişi sağ kalırsa mutlaka yeminlerini yerine getirecektir. Bu vasıfta olan birisi mürşidinin önünde tövbe ettikten sonra, yeminlerini yerine getirmeye vakit bulamadan ölürse, ölüm kader olduğu için ve o kişi eceli gelmeseydi mutlaka yeminlerini yerine getirecek vasıfta olduğu için, Allahû Tealâ onu cennetine kabul buyurmaktadır.
7-6-3- CENNETE GİREMEMEK
Allah'a ulaşmayı dilemeyen (bu dünya hayatını yaşarken) için, kıyamet günü cennete girmek Kur'ân-ı Kerîmimiz hükümlerine göre normal şartlarda mümkün değildir. Çünkü Allahû Zülcelâl Hazretleri; "Kim Allah'a dünya hayatında vasıl olmayı inkâr ederse, o kişinin hüsrana uğrayacağını" ifade buyurmaktadır.
-10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).
Hüsrana uğrayanların ise ebediyen cehennemde kalacakları açıklanmaktadır.
-23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları), hafif gelirse işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.
Bunlar vuslatı inkâr edenlerdir.
-10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
-10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
Vuslata inanmayanlar mutlaka cehenneme gideceklerine göre geriye Allah'a dünya hayatında varmaya, yani Allah'a mülâki olmaya inananlar kalıyor. Kur'ân-ı Kerîmimiz bunlara amenû olanlar diyor.
-29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).
Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.
7-7- SONUÇ
Bir kişi Allah'a inansa, İslâm'ın 5 şartını da yerine getirse, fakat Allah'a dünya hayatında ulaşılacağına inanmazsa, o kişinin ebediyen cehennemde kalması sözkonusudur.
-30/RÛM-8: E ve lem yetefekkerû fî enfusihim, mâ halakallâhus semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakkı ve ecelin musemmâ(musemmen) ve inne kesîran minen nâsi bi likâi rabbihim le kâfirûn(kâfirûne).
Onlar, kendi nefsleri hakkında tefekkür etmiyorlar mı (düşünmüyorlar mı)? Allah gökleri ve yeri ve ikisinin arasındaki şeyleri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre ile yarattı. Ve muhakkak ki insanların çoğu, Rab’lerine mülâki olmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) inkar edenlerdir.
Ama Allah'ın AF müessesesi, yukarıdaki kesin gerçeğe rağmen, insanların cennet'e ulaşmalarına her zaman vesile olabilir. Niyazımız odur ki, Allah herkesin günahlarını affetsin de, herkesi cennet'ine kabul buyursun.
Bu noktaya kadar kalın çizgilerle ifade edilen Allah'ın cennete kabul edip etmemesi konusunun, inceliklerini bundan sonraki bölümlerde sunuyoruz.
-2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).
Böylece irşada ulaşsınlar (irşad olsunlar).
Biz irşad olunmak istediğimiz için Rabbimizin bu istikametteki sözünü hamdolsun ki yerine getireceğine de kanîyiz. Çünkü O'nun sözünde hûlf olmaz. İşte o hacet namazını kıldığımız gece (veya bir başka gece mutlaka) Rabbimiz bize. "çeşmemizi" yani irşad kadememizi, (mürşidimizi) gösterecektir. İşte O mürşidi bulunca onun önünde diz çökerek Allahû Tealâ 'nın huzurunda bir tövbe merasimi yapılır. Bu tövbe ise bizi Allah'a dünya hayatında mülâki kılacak (Allah'a kavuşturacak, ulaştıracak) tövbedir.
Vuslat, Allah'a dünya hayatında mülâki olmak ve bu sebeple daha üst cennete ulaşmayı ifade eder. Cennet'e ulaşmanın incelikleri 19 ayrı açıdan aşağıdaki bölümlerde özetlenmektedir.
7-8- TAKVA SAHİBİ OLMAK VE CENNET
7-8-1- EVVAB VE HAFİZ OLMAK
Rabbimiz kıyametten sonra bir kesit olarak Kaf Sûresi'nin 30. âyeti kerîmesinde cehennemden bahsederken 31. ve 32. âyet-i kerîmesinde cennetten bahsediyor.
-50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîdin.
Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
-50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.
İşte bu vaad olunan cennet o takva sahiplerinin iki özelliğindendir. Birisi, hafîz olmak yani muhafaza altında olmak, diğeri de evvab olmak. Demek ki, cennete ehil olan takva sahipleridir. Bu takva sahibi kişilerin iki özelliği var. Bu iki özellik nasıl gerçekleştirilir. Sadece bu dünya hayatında bu özelliklere sahip olan kimse takvaya erişecektir. İşte hafîz olmak demek muhafaza altına alınmak demektir. İnsanlar nasıl muhafaza altına alınabiliyor? Rad Sûresi'nin 11. âyet-i kerîmesinde;
-13/RA'D-11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde leh(lehu), ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).
Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamlarını koruyan muhafız melekler) vardır. Allah’ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.
Yani onlar üzerindeki muhafazasını almaz. Demek ki Allahû Tealâ bazı kullarını muhafaza ediyor. Bunun nasıl olduğunu Mücadele Sûresi'nin 22. âyet-i kerîmesinde Rabbimiz şöyle açıklıyor;
-58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hızbullâh(hızbullâhi), e lâ inne hızballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
Demek ki, kişilerin muhafaza altına alınabilmesi Allah'ın katın'dan bir ruhun onların üstünde, onları muhafaza etmesi ancak o kişilerin Allah'tan razı olup, Allah'ın rızasına kavuşmak için bir gayret sahibi olmasıyla mümkündür. Allah'ın rızası nasıl kazanılır? Bunu kazanmanın yolunu Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de ifade buyurmaktadır. Allah'tan razı olma ve Allah'ın rızasını kazanmanın yedi nefs kademesinden beşinci ve altıncısını oluşturduğunu görüyoruz. Çünkü Rabbimiz nefsi yedi kademeden inşa ettiğini buyuruyor.
En'am Sûresi'nin 98. âyet-i kerîmesinde;
-6/EN'ÂM-98: Ve huvellezî enşeekum min nefsin vâhıdetin fe mustekarrun ve mustevda’(mustevdaun), kad fassalnal âyâti li kavmin yefkahûn(yefkahûne).
Sizi bir tek nefsten (Âdem (A.S)’dan) yaratan ve böylece (sizin için) kararlı bir kalma yeri (fizik vücudumuz için yeryüzü: dünya), bir de emanet kalma yeri (nefsimiz için cennet ve cehenneme gitmeden önce geçici olarak beklenilen yer; berzah âlemi) dizayn eden O’dur. Fıkıh eden bir toplum için, âyetleri ayrı ayrı detayları ile açıkladık.
Yedi katlı bir apartman inşası gibi, fizik vücudun halk olunmasından sonra, inşâ işlemi dizayn oluyor.
Evvab ise sığınan demektir.
-3/ÂLİ İMRÂN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır.
Bu âyet bize Alah'a sığınan kişinin evvab olduğunu gösteriyor.
7-8-2- NEFS KADEMELERİ
Ve Kur'ân-ı Kerîm boyunca Rabbimiz yedi tane nefsin kademesinden bahsediyor. Birinci kademesi;
7-8-2-1- EMMARE NEFS –
Yusuf Sûresi'nin 53. âyet-i kerîmesinde;
-12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).
7-8-2-2- LEVVAME NEFS
Kıyame Sûresi'nin 2. âyet-i kerîmesinde;
-75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeh(levvâmeti).
Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.
7-8-2-3- MÜLHİME NEFS
Şems Sûresi'nin 8. âyet-i kerîmesinde,
-91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.
7-8-2-4- MUTMAİNNE NEFS
Rad Sûresi'nin 28. âyet-i kerîmesinde;
-13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?
Ve Fecr Sûresi'nin 27.âyeti kerîmesinden Mutmainne nefs;
-89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!
7-8-2-5 VE 6- RADİYE VE MARDİYYE NEFS
Fecr Sûresi'nin 28. âyeti kerîmesinde, Radiye ve Mardiyye Nefs,
-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
7-8-2-7- TEZKİYE OLAN NEFS
Fatır Sûresi'nin 18. âyet-i kerîmesinde;
-35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salâh(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî), ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).
Tezkiye olmuş nefsten bahsediliyor. Demek ki nefis kademelerinin beşinci ve altıncı aklanma kademeleri olan Allah'tan razı olma ve Allah'ın rızasını kazanmak hususunda bir gayretin sahibi olan kişilere bu muhafız tahsis ediliyor. İnsanların bu istikamette nasıl hareket edeceğine dair Rabbimiz emirlerini şöyle dizayn etmiştir;
Maide Sûresi'nin 105. âyet-i kerîmesinde;
-5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izehtedeytum. İlâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta'melûn(ta'melûne).
Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.
Yani siz nefsinizi tezkiye etmezseniz, yaşarken Allah'a hidâyet olmazsanız ölümden sonra mutlaka Allah'a döndürüleceksiniz. Bu dönüş sizin iradeniz dışında ölümle gerçekleşir. Biliyoruz ki hidâyet Allah'a hayatta iken ulaşmaktır. Yani siz bu dünya hayatında iken bu dünya hayatını yaşarken Allah'a ulaşmazsanız sonunda mutlaka ölümle birlikte döndürüleceksiniz. O zaman size yaptıklarınız haber verilecektir.
Tezkiye ile hidâyetin alâkası nedir diye insanın aklına bir soru gelebilir. Bunun cevabı Fatır Sûresi'nin 18. âyet-i kerîmesinde beyan ediliyor.
-35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salâh(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî), ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).
Burada Rabbine dönüşün tezkiye ile mümkün olduğunu görüyoruz. Bu tezkiye işlemini Allah'ın emrettiği istikamette yapmaya gayret eden kişinin takip edeceği yol Fecr Sûresi'nin 27. ve 28. âyeti kerîmesinde yani bir emir olarak görülüyor.
-89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs!
Demek ki nefs kademelerini geçmek ondan sonra Rabbimize dönmek durumundayız.
7-8-3- NEFSİ KİM TEZKİYE EDER
Burada Allahû Tealâ'nın emrini yerine getiren kişinin nefsini tezkiye etmek mecburiyetinde olduğunu ve bu tezkiye işleminin nasıl gerçekleştiğine baktığımız zaman da, Kur'ân-ı Kerîm'de açıklandığı üzere, hiç kimsenin kendi nefsini tezkiye edemeyeceğini görüyoruz. Nisa Sûresi'nin 49. âyet-i kerîmesinde Rabbimiz bu konuyu açıklamış;
-4/NİSÂ-49: E lem tere ilellezîne yuzekkûne enfusehum belillâhu yuzekkî men yeşâu ve lâ yuzlemûne fetîlâ(fetîlen).
Kendi nefslerini temize çıkaranları (tezkiye ettiklerini söyleyenleri) görmedin mi? Hayır (öyle değil). Ancak Allah, dilediği kişinin nefsini tezkiye eder. Ve onlar, hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar (bile) zulüm olunmazlar.
diye kimsenin nefsi tezkiye olmaz) ancak Allah dilediği kişinin nefsini tezkiye eder. Ve onlara kıl kadar zulmedilmez.
Peki Allâhû Tealâ bunu nasıl yapar? Bizim nasıl bir harekette bulunmamız gerekiyor ki, Rabbimiz bizim nefsimizi tezkiye etsin. Bu hususta Rabbimiz Secde Sûresi'nin 24. âyeti kerîmesinde şöyle buyuruyor;
-32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık ve sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
"Emrimizle insanları hidâyete ulaştıran" Hidâyet tezkiyesiz olmadığına göre demek ki bu kişiler, Allah'ın emriyle insanlara tezkiye istikametinde yardımcı olan kişilerdir. Ve insanları hidâyete ulaştırıyorlar. Bu kişilerin kim olduğuna baktığımız zaman Kur'ân-ı Kerîm'de peygamberler döneminde bunların peygamber olduğunu , peygamberlerden sonrada bazı görevlilerin bulunduğunu görebiliyoruz. Peygamberler dönemindeki durumu Rabbimiz Bakara Sûresi'nin 151. âyeti kerîmesinde şöyle açıklıyor;
-2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Nitekim size içinizde (görev yapmak üzere) sizden bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki; âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye etsin, size kitap ve hikmet öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.
Peygamberlerden sonra bu iş bitti mi? Hayır insanlar bu dünyada yaşadıkları müddetçe, kesinlikle nefs tezkiyesine ihtiyaçlarının olduğu buyuruluyor. Onun için kıyamete kadar bu kişilerin varlığını Rabbimiz sürdürecektir. Ve bunlara bir açıklık getirmek üzere, Cu'ma sûresi'nin 2. âyet-i kerîmesinde ve Ali İmran sûresi'nin 164. âyet-i kerîmelerinden görevli kıldığımız kişilerden bahsediyor. Bu kişiler için bu defa "irsal ettik" demiyor. Çünkü ancak peygamberler irsal edilir, gönderilir. Çünkü onların irade ve serbestliği yoktur. Kasas Sûresi'nin 68. âyet-i kerîmesine göre;
-28/KASAS-68: Ve rabbuke yahluku mâ yeşâu ve yahtâr(yahtâru), mâ kâne lehumul hıyarat(hıyaratu), subhânallâhi ve teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
Ve Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Ve seçim hakkı onlara ait değildir. Allah Sübhan’dır (münezzehtir) ve (onların) şirk koştukları şeylerden yücedir.
Allahû Tealâ onlar için "erselnâ" kullanıyor. Biz göndeririz. Ama peygamberlerden sonraki yetkililer için "ba's ederiz" diyor. Ba's etmek; burada görevli kılmak anlamındadır. Al-i İmran sûresi'nin 164. âyet-i kerîmesinde;
-3/ÂLİ İMRÂN-164: Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.
Demek ki, bu kişilerin de insanların nefslerini tezkiye etmek üzere görevli kılındığını ve kıyamete kadar da bu görevlerinin devam edeceğini buyuruyor. Ancak bu görevliler peygamberlerden farklı olarak kendi iradelerini kullanmak suretiyle yola çıkmışlar ve Allahû Tealâ liyakatleri sebebiyle onları görevli kılmıştır. Zaten Secde sûresi'nin 24. âyet-i kerîmesinde Rabbimiz şöyle buyuruyor; Esteîzübillâh,
-32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık ve sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
Günün Ayeti
Mu'minun, - 58-60
